Muharrem Günay: İSLÂM’DA CİHAD

CİHAD İNSAN ÖLDÜRME DEĞİL İNSAN KURTARMA SANATININ ADIDIR

Muharrem Günay (Sıddıkoğlu)

“Cihat” kelimesi, Arapça “C-H-D” “Cehd” kökünden gelmekte olup, tam karşılığı “gayret etmek”tir. Lügatte “cehd etmek”, “çaba göstermek, gayret etmek, güç yetirmek, meşakkat çekmek” anlamına gelmektedir. İlimde çok cehd ve gayret göstererek içtihad yapacak dereceye gelen bilgine “müçtehit” denir. Böylece dinde cihad “Allah için, Allah yolunda gayret göstermek, dini tebliğ ve irşadda Kur’an’ın gösterdiği ve Allah Resulünün takip ettiği yolda son derece gayretli hareket ederek İslam dinine hizmet etmek” anlamına gelmektedir. Bu anlamda İslam tarihinde İlk cihad “Oku!” (Alak, 1/5) emriyle başlamıştır. İslam dininin temeli olan iman ve islamın esaslarını öğrenmek ancak okumakla mümkündür.
Allah’ın dinini kabul edip, ona uyduktan sonra bunda sebat etmek, dinin düşmanları olan başta nefis ve nefsin kötü arzu ve istekleri ile ve İslam düşmanları ile mücadele etmek gerekir. Bu da mücadele ve cehd etmeyi, gayret etmeyi, çaba sarf etmeyi yani cihad etmeyi gerektirir. Bunun için cihad namaz, oruç, zekât ve hac gibi her Müslüman’a farz kılınmış bir ibadettir. Bunun içindir ki Peygamberimiz “en büyük cihatın kişinin kendi nefsine karşı verdiği cihat” olduğunu açıklamıştır.
Cihat kelimesini Kuran çerçevesinde değerlendirdiğimizde insanlara zulmeden, adaletsiz davranan, işkence ve eziyet uygulayan, en meşru insan haklarını ihlal edenlere karşı adaleti, barışı, eşitliği hâkim kılmak için yapılan fiili ve fikri mücadele bir cihat olmaktadır. Aynı şekilde din karşıtı ve ateist fikirlere karşı yapılan her türlü ilmi mücadele de tam anlamıyla bir cihattır.
Bu gibi fikri ve manevi anlamlarının yanında, fiziksel bir mücadele olarak savaş da “cihat” sayılır ve Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle “Kıyamete kadar devam edecek bir farzdır.” Ama bu savaşın İslam’ın çizdiği sınırlar içerisinde olması ve Allah rızasını gözetmiş olması gerekir.
Cihat kavramının ister kâfir olsun isterse Müslüman olsun masum insanlara yönelik bir şiddet eylemini, yani terörü tarif etmek için kullanılması ise, çok büyük ve haksız bir çarpıtma olup bu tür eylemlerin dindeki adı cihat değil “fitne ve fesat”tır. İslama göre ise “Fitne kıtaldan beterdir.” (Bakara 2/191)
İslam’da savaşın asıl nedeni fitnedir. Yani fitneyi, savaşa ve ölümlere yol açan kargaşaları, düzensizlikleri, zulmü ve bozgunculuğu önlemek için savaş yapılır. Bu duruma Kur’an-ı kerimde şöyle dikkat çekilir:
“Fitne ortadan kalkıp Allah’ın dini tam anlamı ile egemen oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara 2: 193)
“Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar” ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükûneti sağlamak ve Allah’ın dini ile dünyaya nizam vermek ve barışı( Nizâm-ı âlemi) sağlamak Müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i Müslim bir devlet, bir başka gayr-i Müslim devlete zulmetse, Müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara hadlerini bildirmelidir.
Allah yolunda cihadın bu ulvî gayesine, şu ayet işaret edilir:
“Size ne oluyor ki, ‘Ya Rabbena, halkı zalim olan şu memleketten bizi çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)
“Dinin bütünüyle Allah’ın olması” hedefi ise, insanın insana kulluktan kurtulup, sadece Allah’a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. Kur’an-ı Kerîm, Yahudî ve Hıristiyanlardan bahsederken, “Onlar, âlimlerini ve rahiplerini Allah’tan başka Rab’ler edindiler” der. (Tevbe, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona “Rab” namını vermiş olmak şart değildir. Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, Allah’ın hükümlerini bırakıp rahiplerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (Tirmizi, Tefsir, 9-10)
İslâm hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya ve cefaya maruz kalmamalıdır.
İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak için yapılır. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlâhi din, İslam olacaktır.
Şüphesiz, “dinin bütünüyle Allah’ın olması”, başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensuplarını zorla İslâm’a sokmak anlamında değildir. Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz. Peygamber devrinden günümüze kadar, İslâm devletleri bünyesinde başka din mensupları rahat bir şekilde yaşamışlardır. Gerek ülkemizde gerekse diğer İslam ülkelerindeki aynı durum günümüzde de değişmemiştir.
İslam, “silm”, yani barış manasını ifade ettiği gibi, insanları toptan barışa davet eden bir dindir. Yüce Allah insanlığa hitaben “Hepiniz silm’e, barışa gelin” (Bakara, 2/208) buyurur. Bunun için savaş istenmez. Peygamberimiz (sav) mütecaviz olmayanlara karşı savaş ilan etmemişlerdir. Ancak “Nefsi muhafaza, malı muhafaza, namusu muhafaza, dini muhafaza ” için mütecaviz, hariçten hücum eden düşmanlara karşı devlet yani idareciler vasıtası ile savaş ilan etmiştir.
Bunun için Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz. Mecbur kaldığınız zaman da sabır ve sebat ediniz. Allah’tan daima barış ve esenlik dileyiniz. Ancak tüm çabalarınıza rağmen savaşa mecbur kalırsanız sabır ve sebat ediniz; şunu biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”( Buhari, Cihad, 112; Müslim, Cihad, 19) Hadis-i şerif sadece “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” cümlesinden ibaret değildir. Hadisin tamamı böyledir.
“Cennet kılıçların gölgesi altındadır” sözü değerlendirilirken, hadisi şerife bir bütün olarak bakılmazsa yanlış neticelere varılır.
Cihad, Cidal ve Kıtal
Cihat, cidal ve kıtal kavramları birbirine yakın gibi görünürler ama aralarında belirgin farklar vardır. Kıtalde savaşmak, katledip öldürmek esastır. Cidal, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, galibiyet mücadelesidir. Cihat ise “gayret etmek, ceht etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek” demektir. Fakat cihatta bir şart var ki onu diğerlerinden net biçimde ayırır; “fisebilillah” yani Allah yolunda olma şartı; Kur’an namına ve İslâm uğrunda olma şartı. “Savaş ve cidal” ancak bu şartın gerçekleşmesi halinde “cihat” olurlar.

Yüce kitabımızda şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Sizleri acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Resulüne iman edip, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” (Saf Sûresi, 10-11)

Demek ki cihatta gaye, âhiretimiz için bir ticaret yapmaktır. Allah’ın rızasını kazanmaktır. Cihat en kısa anlamıyla İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde “İ’lâ-yı Kelimetullah” tır. Yâni Allah’ın adını yüceltmek için yapılan her türlü faaliyettir.

O halde, cihat yapmaktaki gaye; başkalarını öldürüp Cehenneme göndermek değil, nefsimizi ve diğer nefisleri Cehennemden kurtarmaktır. Cihat, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının/sanatının adıdır.
Haksız yere bir cana kıymak çok büyük zulüm ve haksızlıktır. Nitekim yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibi büyük zulümdür, bir insanı kurtarmak da bütün insanları kurtarmak gibidir.” (Maide, 5/34) Hal böyle olunca haksız yere savaşmak ve savaşa sebep olmak büyük bir günah olduğu gibi aynı zamanda da zulümdür
Abdülaziz Debbağ Hazretleri haksız yere birisini öldürme hakkında şöyle diyor:
“Ademoğlunun zatı üzerinde 366 kemik bulunuyor. Bu sayı zat sahibi olan her zat üzerinde vardır. Kim haksız yere bir zat öldürürse, öldürülen zat üzerinde bulunan bu melekler, onun ölmesiyle ayrılırlar, onu haksız yere öldürene lânet etmekten başka bir işleri kalmaz. Meleklerin duası ise her zaman makbuldür….
Yine her zat üzerinde yedi tane koruyucu ve yazıcı melek bulunur. O zat haksız yere öldürülünce o yedi meleğim tek işi, maktulün amel defterindeki kötülükleri katilin amel defterine, katilin amel defterindeki iyilikleri maktulün amel defterine nakletmek olur. Katil ölünceye kadar bu yedi melek bu işe devam eder. Sonra da bu manzara o meleklerin anısı olur. Onlar kimi kötülükle anarlarsa o kimsenin üzerine kötülük iner. Kimi xde iyilikle anarlarsa o kimsenin üzerine iyilik iner. Onlar durmadan maktulü (öldürülen insanı) hayır ile yâd ederler, (Anarlar,) hayır da devamlı onun üzerine iner. Ve yine durmadan katili şer ile anarlar ve onun üzerine şer inmeye başlar.” (Eş-Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri, El İbriz, Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat, 1. Cilt, 52-53, Demir Kitabevi Yayınları No: 42, Temmuz 1979, Tercüme Celal Yıldırım, )

Cihat adı altında bir müslümanın bir müslümanı öldürme olayı ise hem öldüren hem de öldürülen açısından son derece kötüdür. Buhari ve Müslim Ebu Bekre’den yaptığı bir rivayete göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “İki Müslüman birbirine kılıç çekerse, öldüren de öldürülen de cehenneme gider.” (Ebu Bekre der ki:) ‘Ey Allah’ın Resulü! Kâtili anladık da, ya maktul niçin cehenneme gider?’ dedim. “Çünkü o da -bütün gücüyle- arkadaşını öldürmek için çaba gösteriyordu.” diye buyurdu.” (Buharî, İman, 22; Rikak, 31; Fiten, 10; Müslim; Fiten, 14). Cehenneme girmeleri, kâfir olduklarından ötürü değil, işledikleri suçtan dolayıdır. Hadiste geçen “Çünkü o da -bütün gücüyle- arkadaşını öldürmek için çaba gösteriyordu.” ifadesi, öldürmeye teşebbüs etmeyenlerin, canını ve malını korumak için çaba gösterirken ölenlerin, sorumlu olmadığını göstermektedir.

“Sulh hayırdır.” (Nisa Sûresi, 128) emrini alan Allah Resulü insanları durmadan hidayete çağırmış bu çağrıya karşı çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra İlâhi fermanla kendisine savaş izni verilmiş.
Her devrin kendine has cihat şartları ve usulleri vardır. Bu duruma işaret eden Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, “Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekirse öyle cihad edin” ( Hac Suresi, 22/78) buyuruyor
İslâm âlimleri Allah yolunda cihadı 1. Manevi cihad, 2.Maddi cihad olarak ikiye ayırmışlardır. Bediüzzaman Said Nursi’ye göre, zamanımızda cihad şeklini değiştirmiş ve “cihad-ı manevi” adını almıştır. Artık farz olan cihad vazifesi manevi olarak hükmünü icra edecek ve her Müslüman manevi hizmetlere yönelecektir. Bunun için cihad her Müslüman’a “farz-ı ayn” olmuştur. Bu da “İman-ı tahkikiyi Kur’an’dan ders almak ve muhtaç olan insanlara iman dersi vermek” şeklindedir. “Bu zamanda cihad manevidir” “Asrımızın cihadı iman-ı tahkiki kılıcı ile olur” ( Bknz. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, İstanbul, 1997, s. 243; Hutbe-i Şamiye, İstanbul, 1993, s. 41; Emirdağ Lahikası, İstanbul, 1998, s. 455)
“Sen onların kötülüklerini en güzel hasletlerle, şirk ve inkârlarını da en güzel tevhit delilleri ile defet. Onların yakıştırdıklarını biz daha iyi biliriz.” ( Mü’minun, 23/96)
“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel söz ve nasihatle dâvet et. Onlarla en güzel bir şekilde mücadele/mücahede et…” (Nahl 16/125)
(De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir.) /Zümer/ 9)
Bu ayetlerde manevi cihada işaret edilmektedir. Bunun en güzel yolu da iman ve İslam hakikatlerini öğrenmek, nefsinde yaşayarak örnek almaktan geçmektedir. Peygamberimiz (sav): “Gerçek mücahit, Allah için nefsi ile cihad edendir” (Feyzü’l-Kadir 2/31) “İlim öğreniniz. Allah için ilim öğrenmek, Allah’tan korkmayı netice verir. İlme çalışmak ibadettir. Müzakeresi, mütalaası tesbihtir. İlmi araştırmak ise cihaddır” (İmam-ı Gazali, İhyay-ı Ulum ed-Din, C:1, Beyrut, s. 11; Terğib-Terhib, C:I, Beyrut, s. 94) “Kıyamet günü âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından üstün ve ağır gelecektir”,( İbn. Hacer, 4/427; Müsnedül-Firdevs, 5/519; Feyzü’l-Kadir, 3/301) “İlim öğrenmek, namaz, oruç, hac ve Allah yolundaki cihaddan daha kıymetlidir.” (Deylemi) “Bir saat ilim öğrenmek gece sabaha kadar ibadet etmekten kıymetlidir. Bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.” (Ebu Nuaym) gibi hadisleri ile cihadın anlatmaya çalıştığımız ferdî ve manevi yönünü ortaya koymaktadır.
Yüce Allah insanlığa peygamberler göndererek öncelikle onların cehaletten kurtulmasını murat etmiştir. Bunun için Peygamberimize (sav) ilk vahyi ve ilk emri, “Allah’ın adı ile OKU!” hitabı olmuştur. Peygamberimiz bu emre uygun olarak ilk önce cehalete karşı ilimle mücadeleye başladı. Temeli ilme, tebliğe ve davete dayanan İslam’ın bu yayılma metoduna “Kur’an ve ilimle cihad” adı verilmektedir. Tüm peygamberler Allah’ın kendilerine vahiy yoluyla vermiş olduğu ilahi kitapları okuyup okutarak, eğitim ve öğretim yoluyla, yani ilimle insanların kalplerine, gönüllerine ve akıllarına hükmetmiş; küfürle, cehaletle mücadele etmişlerdir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de varlık ve birliğinin kâinattaki delillerini ayetleri ile izah ettikten sonra şöyle buyurur: “Ey Resulüm! Sen kâfirlere uyma, onlara karşı Kur’an’ın delillerini ortaya koyarak büyük bir mücahede ile cihad et.” (Furkan, 25/52)
Mekke’de nazil olan bu ayetlerde yüce Allah, delil ve hüccetlerle mücadele ederek müşrikleri mağlup etmeye çalışmanın, kılıçla mücadele etmekten daha mühim olduğunu, bu nevi cihada da “Büyük Cihad” denildiğini ifade etmektedir. (Mehmet Vehbi Efendi, Hülasatü’l-Beyan, C:10, 3848-3849) Elmalılı Hamdi Yazır da, “…Düşünmeli ki, bu ne büyük bir emirdir. Bununla emrolunan Peygamberin elinde Kur’ân’dan başka bir silah yok iken, o Allah kelâmı (Kur’ân) mucizesi, o büyük cihadı yapmaya yeterli geliyor ve Mekke’den başlayan bu cihad, bütün cihana yayılıyor.” (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C:5, s. 3601) diye tefsir ederek en büyük cihadın hak ve hakikati anlatmak ve Allah’ın dinini, varlık ve birliğini, kudret ve azametini kalplere, akıllara ve gönüllere yerleştirmek olduğunu ve bunun da ancak ilimle yapılabileceğini belirtiyor.
Kur’an üzerinde yapılan araştırmalar göstermiştir ki, Mekke’de nazil olan ve Medine’de nazil olduğu halde içerisinde “Cihad” ve “Mücahede” ifadelerinin geçtiği tüm ayetler manevi olan ilimle, fikirle yapılan cihadı emretmektedir. Ancak Medine de nazil olan ve içinde “Kıtal” ve “Mukatele” ifadelerinin geçtiği ayetler müşriklerin tecavüzlerinden korunmak “Savaş” emrini ifade etmektedir.
İslam’da öğretinin esası Kur’an ve Sünnetin öğretilmesidir. Peygamberin görevi de insanlara Kur’an’ı öğretmektir. Nitekim yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de buyurur: “Kendi içinizden bir peygamber gönderdik ki, size ayetlerimizi okusun, sizleri inkar ve günah kirlerinden korusun, temizlesin, size kâinatın ve varlıkların amaçlarını ve sırlarını ve daha bilmediğiniz nice şeyleri öğretsin.” (Bakara, 2/151)
Peygamberin görevi Kur’an’ı ve Sünnetini inananlara öğretmek olduğu gibi, peygamberden sonra da bu görevi yapan bilginler olmalıdır. Bunu yüce Allah emrederek şöyle buyurur: “Sizler de Allah’ın kitabını okuyup okutan, öğrenip öğreten Rabbaniler ve halis kullar olun.” (Al-i İmran, 3/79)
Ayet-i Kerime’de ifadesini bulan “Rabbaniler”den maksadın “Allah’ı bilen, insanlara öğreten, Rablerine bağlı ilim sahipleri” olduğunu müfessirler belirtmişlerdir. Eğitim ve öğretim olmadan din olmaz. Bunun için Peygamberimiz (sav) “Âlimin mürekkebi şehitlerin kanından üstündür” (Gazali, İhya, 1/6), “Âlimler peygamberlerin varisleridir” (Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel) buyurdular.
Yine Peygamberimiz (sav) buyurdular ki, “İlim öğrenmek namazdan, oruçtan, hacdan ve Allah yolunda savaşmaktan daha faziletlidir.”( Kenzü’l-Ummal, Hadis no: 28615)
“İlim öğrenin, ilmin tahsili Allah korkusu verir, ilmi öğrenmeyi istemek ibadettir. İlmî müzakere Allah’ı tesbih etmektir. İlimden bahsetmek cihaddır.” ( Gazali, İhya, C:1, s. 11)
Bir gaye taşımaksızın sadece ülkeler fethetmek, insanlara hükmetmek, sömürmek gibi fâni hedeflere yönelik savaşlar “fisebilllah” ve “İ’lâ-yı kelimetullah” şartını taşımadıkları için cihat değildirler.
Osman Gazi oğlu Orhan Gazi‘ye, “Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangi”rlik davası değildir“ derken İslâmiyet’in cihat anlayışına çok güzel bir örnek olmuştur.
Harpte maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek” ve “ Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara Sûresi, 256) Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de mücadele etmek gerekir. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa bunlarla zamanımızın metot ve teknikleri ile mücadele etmek de cihattır. İslam ülkelerinde yaşayan gayri Müslimler dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam ederler. İkinci yolu tercih ederlerse cizye verirler. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.
• Harpte Maksat Ne Olmalıdır?
Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek” ve “ Zâlim devletlerle savaşarak, onların zulmüne engel olmak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”
Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve müminlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder. Cihada çıkan müminleri de “azaba müstahak olan bir kavme Hakk namına azab vermeye memur bir el” olarak görür.
Kısacası, Allah Müslümanlara savaş iznini, baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle, izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır. Başka ayetlerde ise Müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır:
“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.”(Bakara Suresi, 190) “Ehl-i kitapla en güzel şekilde mücadele edin. (Güzellikle, yumuşaklıkla, delil ve ispat yoluyla onlara Yaratıcının birliğini anlatın.) Ancak onlardan zulme sapanlar müstesnadır. Onlara deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir. Biz ancak ona boyun eğeriz.” (Ankebut, 29/46)
Yanlış anlaşılan veya yanlış açıklanan ayetlerden birisi de Tevbe suresi 5. Ayettir:
“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün…” (Tevbe, 5)
Cihad ve savaşla ilgili ayetleri bir bütün olarak ele almayan bazı kişiler, “…müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün…” gibi ayetleri, dar çerçevede ele alarak yanlış neticelere varmaktadır. Onların bu hali, namaz kılmayan birinin, “İçkili iken namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) ayetindeki “namaza yaklaşmayın” kısmını, namaz kılmayışına delil getirmesine benzer. Kur’an’ın ayetleri hakkında hüküm verecek kişiler, Kur’an’ı iyi bilmek zorundadırlar. Ayetlerin nüzul sebeplerini bilmeyenler, İslam tarihi özellikle peygamber efendimiz zamanını bilmeyenler, tefsirdeni hadisten ve bu ilimlerin usullerinden haberdar olmayanların verecekleri hükümler yanlış olacaktır. Verdikleri hükümlerde, Kur’an’da olanı yansıtmak yerine, kendi düşüncelerinde olanı yansıtacaklardır. Düzgün bir saraya tutulan ayna, ancak düz ve şeffaf olduğunda sarayı aynen yansıtır. Eğri aynalar, düzgün sarayı eğri gösterir. Tozlu aynalar net göstermez. Renkli aynalar ise, kendi rengiyle gösterir. Kur’an’a yönelen insanların mahiyet aynaları da böyledir.
Tevbe suresi beşinci ayetin evvelindeki ayetlerde, “Haram aylar çıktığında” kaydı vardır. Arap yarımadasındaki müşriklere, ya İslâm’a girmeleri, ya da kendileriyle savaşılacağı bildirilmiş, düşünmeleri için de dört ay müddet verilmiştir. (Tevbe, 1-3)
Ayetin sonunda ise, tevbe edip namazlarını kılmaları, zekâtlarını vermeleri halinde serbest bırakılacakları anlatılmakta, “Şüphesiz Allah Gafur’dur, Rahîm’dir” ifadeleriyle bitirilerek, Allah’ın affedici, merhametli olduğu nazara verilmektedir.
Bir sonraki ayet ise şöyle der:
“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar, bilmeyen bir kavimdir.” (Tevbe, 6) Bu ayette, müşrikler hakkındaki İlâhî rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür. Müşriklere, bu dinin güzelliğini görmek, Allah’ın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir. Çünkü onlar bu dini bilmeyen bir topluluktur. Onlardan bu niyetle gelip görmek isteyenlere eman verilir, yani emniyet içinde olduğu bildirilir. Gelir, görür, dinler ve isterse kabul etmeyebilir. Kabul etmediğinde, “sen müşriksin” denilip öldürülmez. Emniyet içinde olacağı yere ulaştırılır.
Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde kıtal (savaş) ayetleri incelendiğinde, karşımıza çıkan tablo işte budur. Durum böyleyken, bu ayetlerden “Kur’an’da inanç hürriyeti yok”, “Kur’an, Müslüman olmayanlardan başkasına hakk-ı hayat tanımaz” gibi hükümler çıkarmak, hem Kur’an’ın esaslarına, hem de tarihi realiteye zıttır. Zira, Hz. Peygamber (asm), hem kitap sahibi olanlarla, hem de kitapsız Araplarla barış ve saldırmazlık anlaşmaları yapmış ve bunlara riayet etmiştir. Sonraki dönemlerde de uygulama aynı minval üzere olmuş, gayr-i Müslim azınlıklar, cizyelerini (vergilerini) vermeleri, kanunlara uymaları şartıyla, İslâm devletleri bünyesinde rahatça yaşamışlardır. (Cihad Konusunda Yanlış Anlaşılan Üç Ayet ve Üç Hadis, Doç Dr. Şadi Eren)
21. Yüzyılın başında dünyanın, dünya ekonomisinin ve paranın kontrolü (Siyonist-Evengelist) İslam düşmanlarının kontrolü altındadır. Bunlar dünya ekonomisini ve ellerindeki siyasi, askeri ve ekonomik gücü kendi dinî inançları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Bunların öncelikli hedefi Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını koruma altına almak amacıyla başta Ortadoğu olmak üzere dünyayı yeniden şekillendirmektir. Bu projelere karşı milli, İslâmi ve İnsâni plan ve projeler üretmek, inançlı, imanlı, bilgili kadrolar yetiştirmek, İslam coğrafyasını cehaletten, yoksulluktan kurtarmak bilgi ve teknoloji üreten bir toplum haline getirmek, Türk ve İslam toplumunu Kur’an ve sünnet çizgisinde bilinçlendirmek, Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı gerçekleştirmek de en büyük cihat olarak. “Allah yolunda (zamana göre) nasıl cihat etmek gerekiyorsa öyle cihad edin (Hac 22/78) emrini hayata geçirmektir. Yine Müslümanlar arasından çıkan Ehlisünnet vel cemaat düşmanı fırkalara ve bozuk mezheplere karşı durmak ve Ehlisünnet akidesini savunmakta en büyük cihattır.

Yeryüzünde yaşayan bütün insanların ve devletlerin hedefi bütün problemlerin “barışçı” yolarla çözüldüğü, açık ve gizli savaşların tamamen ortadan kalktığı, başta inanç özgürlüğü olmak üzere en temel insan haklarına uyulan ve saygı duyulan bir dünya kurmak olmalıdır. Fakat bu güne kadar bunu başarmak mümkün olmamıştır. Bu duruma ancak Allah’ın dini olan barış dini “silm’in İslâm’ın yeryüzünde hâkimiyeti ile ulaşılabilir. Yüce dinimiz barışı her zaman savaşa tercih etmekle beraber, savaşlara karşı hazırlıklı olmamızı istemiştir. (Ali İmran 3/200; Nisa 4/71) Dilimizdeki “Hazır ol cenge istiyorsan sulhu salah” atasözü de bu gerçeğe işaret etmektedir. Yüce kitabımızda da bu duruma dikkat çekilerek söyle buyrulmaktadır: “Hoşunuza gitmediği halde, size düşmanlarınızla savaşmak emredildi.” (Bakara 2/216)
İslam’da Cihad kavramı içerisinde yer alan fiziksel mücadele olan savaşın da savaş sırasında uyulması gereken bir takım kuralları vardır. Bu kuralla şunlardır.
1- Haklılık gerekçesi: Savaş İlâm’a göre haklı bir gerekçeye dayanmalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi insan öldürmek, ülkeler fethetmek ve insanları esir, köle ve toplumları sömürge yapmak amacıyla savaş yapılamaz. Kuran-ı Kerime göre savaşın sebebi, düşmanın saldırı ve zulmüdür. Düşman Müslümanların yurtlarını basar, hicrete zorlar, can, mal ve din ve namus güvenliğini tehdit ederse, bu durum; savaşı zorunlu ve mecbur kılar. “İstilâ”, ”soykırım”, “sömürü” ve “tecavüz” amaçlı yapılan savaşları yasaklar. (bak: Bakara 2: 205; Nisa 4: 94; Kasas 28:83; Şûra 42 :41-42)
Savaşa yukarıda da açıkladığımız gibi ancak; Müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini korumak, Islama ve İslam ülkelerine yönelik saldırıları önlemek , insanlığın hidayet yollarını tıkamak, din ve vicdan özgürlüklerine engel olmak amacıyla başvurulacağını hükme bağlamış ve meşruiyete dayanan bu savaşa cihad adını vermiştir.
2- Adalet İlkesi: Savaşta adalet ilkesi bu ilke cihat fiilen başladığı zaman uygulanacak bir ilkedir. Bu ilkeye göre, savaş sadece savaşa iştirak eden tarafa yöneliktir. İslam’da düşmanı öldürmekten ziyada insanı kazanmak esastır. Bu amaçla, savaştan önce düşmana barış teklif edilir; İslam’ı kabul etmeye çağrılır, kabul etmezse itaat ve cizye(savaş tazminatı) teklif edilir. Bunlar yapılmadan savaşa başlanmaz. Düşmana sunulan bu gerekçeler kabul edilmediğinde Allah’tan yardım dilenerek savaşa girilir. Savaşa girildiğinde, Müslümanlar, vurulacak hedefler sadece düşman askerleri ve askeri mevzilerdir. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yatalak hastalar, mecnunlar, sakatlar öldürülemez. Savaşa iştirak etmeyen din adamlarına ve ihtiyarlara silah çekilmez, savaşa katılmayanlar (esnaf ve çiftçiler gibi sivil halk) katledilemez (Bakara Sûresi,191).
Savfan İbnu Assal (r.a) anlatıyor : “Resulullah (a.s.m) beni seriyyede savaşa gönderdi. Yola çıkarken şu talimatı verdiler :“Allah’ın adıyla, Allah Yolunda Yürüyün. Allah’ı inkar edenlerle savaşın, işkence yapmayın, ahdinizi bozmayın. Ganimeti çalmayın, çocukları öldürmeyiniz” ( Müslim, Cihad 3,(1731), Tirmizi, siyer 48,(1617) Ebu Davut, Cihad 90, (2612,2613)
3- Savaşta haddi aşmamak/aşırı gitmemek ilkesi:
Yüce dinimiz İslam, savaş halinde bile, insanî değerlere değer verir. Haddi aşmayı ve aşırı gitmeyi yasaklar. Bu konuda Kur’an-ı kerimde şöyle buyrulmuştur: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara 2:190)
4- Sulh ve barış ilkesi: İslam, adından da anlaşıldığı gibi sulh-barış dinidir. İslam kelime olarak barışa girmek demektir. Yüce dinimiz düşman tarafından teklif edilen sulh ve barış tekliflerine karşı aynı şekilde mukabelede bulunmayı prensip olarak kabul etmiştir (Enfal 8: 61,62,63 ; Hucurat Sûresi 49: 9). Kur’an “Sulh (daima) hayırlıdır”(Nisa 4: 128) mesajı ile bütün dünyaya bu gerçeği 1400 seneden beri duyurmaktadır. “Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse,(şunu iyi bilin ki)Allah gafur ve rahimdir”(Bakara 2:192) ayeti ile “Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. ”(Bakara 2:193) ayeti de barışın önemini vurgulamaktadır.
5- Esirlere iyi muamele etme ilkesi:
İslam, esirlere iyi muamele edilmesini emredir. Müslümanlar esirleri yedirmekle, aç ve susuz bırakmamakla mükelleftirler. Bu görevi de Allah rızası içi yaparlar.(Bakara 2:,177;Enfal 8:,69,70,71;Muhammed Sûresi, 47: 4; İnsan 76: 8,9,10,11,12)
SAVAŞ HALİNDE YAPILMASI YASAK OLAN FİİLLER

1) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence bütün çeşitleriyle yasaktır.
2) Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler vb. leri öldürülmez.
3) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilemez.
4) Yapılmış olan antlaşmalara ve Verilmiş sözlere aykırı hareket edilemez.
5) Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılmaz
f) Namus ve şereflere tecavüz edilez. Düşman kadınlarının ırzına geçen sivil ve askerler zina suçu işlediklerinden islâmi hükümlere göre cazalandırılırlar.
6) Düşmandan alınan rehineleri öldürülemez . Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez.
7) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir edilemez.
8) Katliam yapılamaz. Hz. Peygamber ve raşid halifeler zamanlarında savaştan sonra esirler veya fethedilen yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah (s.a.v.) bazı harb suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını affetmiştir.
9) Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman saflarında olsa dahi öldürülmez.
10) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimseleri öldürülemez.
11) Harb esirlerini rehine almak, kalkan yapmak, onların arkasında düşmana doğru ilerlemek islama göre yasaktır.
12) Bazı İslam hukukçularının açık ifadelerine göre zehirli ok kullanmak. (Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu’r-Rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed), C. XIV, s. 61 vd.; diğer kaynaklar için bak. Muhammed Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, (trc. Kemal Kuşçu), İstanbul, 1963, s. 166 vd. )
13) Kiliseler, havralar, sinagoglar yıkılamaz.
SONUÇ:
Cihad, her Müslüman’a kıyamete kadar devam edecek bir farzdır. Cihadın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Cihad, bazen farzı ayın, yani bütün Müslümanların topyekûn katılması gereken savaş, bazen de farzı kifaye, yani bir kısım Müslümanların savaşmasıyla diğerlerinden kalkan bir borç olur. Düşmanın bir İslam ülkesine saldırması durumunda ve umumi seferberlikte herkesin bilgi yeteneği ölçüsünde savaşa katılması farzı ayın, kısmi seferberlikte ise farzı kifaye olur. Aslında insan doğuşundan ölümüne kadar hep cihat halindedir. Çünkü cihat, daha önce de belirttiğimiz gibi sadece savaş aletleri ile yapılan bir gazâ ve harp (MADDİ SAVAŞ)olmayıp, dil ile, beden ile, mal ile, iyiliği emretmek, kötülükten men etmek, bilim teknoloji üretmek, yoksullukla ve cehaletle mücadele etmek; Allah’ın dinini yaymak gibi faaliyetlerle (MANEVİ SAVAŞ) kıyamete kadar sürecek bir çalışma ve gayretler bütünüdür. Bu anlamda bütün Müslümanlar “Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirinizi alınız. Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekun seferber olunuz.”(Nisa 4:71) ve “Allah yolunda elbirlik yaparak gazâya çıkın” /Tövbe/38) ayetlerinde de belirtildiği gibi “Allah’ın Ordusu” ve “İslâm’ın askerleri”dir. Cihad, İ’lâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek ve dünyaya hâkim kılmak) ve Nizâmı âlem (Dünyanın nizamı, barış ve düzen içerisinde yaşaması) için yapılan, zamanın ve zeminin şartlarına ve vasıtalarına göre yürütülen çok yönlü ve planlı, mukaddes bir mücadeledir.
Elbette islâm’da şartlar oluştuğu zaman silahlı cihad vardır ve mü’minler üzerine farzdır. Fakat silahlı olsun, silahsız olsun manevi ve maddi cihadı zamana göre “Allah yolunda nasıl gerekiyorsa “(Hac Suresi, 22/78) sadece “İ’lâ-yı Kelimetullah” için yani Allah’ın adını yüceltmek ve O’nun rızasını kazanmak amacıyla ve bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kurallarına de en ince teferruatına kadar uymak gerekir. Evet! Cihat insan öldürme değil; İnsan kurtarma savaşının/sanatının adıdır.