Bütün Babasını Özleyenlere… / Dr. Hayati BİCE

“Babamı Özledim”; Ben de…

Dr. Hayati BİCE

İnternette bir dostumun paylaştığı  bir “Ahmet Şafak” klibinin ismi bu yazımın başlığındaki özlem dolu iki kelime: “Babamı Özledim”.

Klibin hızlı ritminde, hızla yağan bir yağmurun pencere camlarından süzülüşünü yakalayamamak gibi kaçıp kaybolan kelimeler, Ahmet Şafak’ın Türk yüreğinden damıttığı sözler beni daha ilk dinleyişimde duygulandırdı: Önce vefatından bugüne yirmi yıl geçen babamı hatırladım; sonra ilk kez baba olduğum sabahı ve nihayet çok sevdiğim ilk göz ağrısı bazı kitaplarımın elden yitirilişini… O gece defalarca dinledim bu klibi, her defasında yeni yeni duygu dalgalanmaları ile…

Klibdeki eserinin -aşağıda vereceğim- sözlerini gönderen değerli ülkücü Ahmet Şafak ile,  yazıştım sonra… Sordum şiirindeki kitap meselesini… Dinledim öyküsünü… Anlattım ona kendi kitaplarımın 12 Eylül fırtınasında ilk kez toptan yitiriliş macerasını…  Sonra bir daha, bir defa daha… dinledim…

Ve sonra, o gece rüyamda babamı gördüm yine, son görüşümden yıllar sonra…

“Kitap Korkağı” Bir Neslin Vebali de Darbecilerindir!..

Öğrencilik yıllarında üç ayda bir aldığımız 285 liralık yüksek öğrenim kredisinin 100 lirası teşkilata aidat ise, bir 100 lirası da kitaplığıma aldığım ilk kitaplarıma gitmiştir. Böylece daha öğrencilik yıllarımda epeyce kitabım olmuştu. Sonra mecburi hizmete gittim ve bekâr evimdeki kitaplarımı da koli koli Ankara’dan İzmir’deki baba evime gönderdim. O günlerde asılsız ihbarlarla da olsa bir çok ev basılmakta ve basılan evlerden bulunan malzemeler suç unsuru olarak teşhir edilmekte idi.

Dinamitler, tabancalar ve değişmez bir aksesuar kitaplar:
Fiyakalı bir de etiket: “Örgütsel Doküman”

İşte o günlerde babamın bir komşusunun evi, aranan oğlu nedeniyle basılır; “solcu bir militan olan oğul”un epeyce kitabı da suç unsuru olarak kaldırılır baskını yapan güvenlik güçleri tarafından. Geriye kalan kitapları ailesi eve çağırılan bir sahhafa “üste para istenmeden bedava”ya verilir.  Uyanık sahhaf bozması, “Çevrenizde başka böyle kitabları olan var mı?” diye sorunca da o komşu iyiniyet ile babamın evini gösterir.  Babamın kapısına dayanıp kitaplıktaki kitapları görünce ağzı sulanan sahaf bozuntusu, babama adeta şantaj yapar: “Bunların hepsi, hele de Türkeş’in kitapları kesinlikle yasak yayın. Birisi sizi ihbar etse yanarsınız. Oğlunuzun filan olduğuna aldırmazlar, sıkıyönetim savcılarına derdinizi anlatana kadar üç ay yatarsınız hapiste…”

Sahhafın niyeti bozuk olsa bile anlattıklarında gerçek payı yok değildir. Nice oğlu-damadı aranan aile büyüğünün başına gelmiştir benzeri olaylar… Sağda-soldan birçok insan yaşamıştır benzeri baskınları, gözaltılar…

Neticede kitaplığımdaki Töre, Devlet, Genç Arkadaş, Hasret, Ülkücü Kadro, Nizâm-ı Âlem, Türk Edebiyatı, Milli Eğitim ve Kültür dergileri koleksiyonları ile yüzlerce kitabım çuvallarla kapıya dayanan kamyonete yüklenir; üç-otuz paraya “bir beladan kurtulmanın sevinci” ile elden çıkarılır. Babam o sırada okumakta olduğu İmam-ı Gazalî’nin Kimya-ı Saadet kitabı ile üç cildlik Hasan Basri Çantay’ın “Kurân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm”ini de vermeğe gönlü el vermez. Ancak yüzsüz sahaf onları da koparıp elinden almak ister, aynı tehdidi kullanarak; fakat babamı kandıramaz.

Mecburi hizmet yaptığım ilçeden İzmir’e bir tatil vesilesi ile ilk gelişimde kitaplığımdaki tüm kitapların –ki aralarında o zamanlar çok pahalı olarak ithal edilen üç cildlik Sobotta Anatomi Atlası gibi değerli temel tıp kitaplarım da vardır- yerinde yelle estiğini gördüğümde hissettiklerimi kitapsever okurlar tahmin edebilir. Sahaf bozuntusunun adice bir şantaj ile kitaplarımı kaldırması öyküsünü dinlediğimde hissettiğim öfkeyi de beni tanıyanlar, anlayabilir.  Ne çare ki, artık yapılacak hiçbir şey yoktu; sahaf bozuntusunun adresi bile elimizde yoktu ki bulup hıncımı olsun, çıkartayım.

Ahmet Şafak’ın “Babamı Özledim” eserindeki “kitap bağlamındaki birkaç kırık-dökük satır”  bu yüzden beni çok sarstı; O’nun duygularını kısmen anlayabildiğimi düşündüm.

“Kitaplık Yağması” felâketim bununla kalmadı; mecburi hizmetten sonra geldiğim Ankara’daki beş yıla yakın ihtisas eğitimim sürecimde yeniden biriktirdiğim yine birkaç kitaplık dolusu kitabımı bu defa iki yıl kadar sürecek askerliğim nedeniyle bekâr evimi tasfiye ederken kaybettim. Fakat bu defa kitaplarımı değerini bilecek eş-dost ve arkadaşlara taksim edip -kendi rızam ile- dağıttım. Bu gönüllü dağıtımdan sonra da ikinci kitaplığımdan geriye kalan kitaplar oldu ve onlar ise bekâr evimi devrettiğim şimdi bir üniversitede profesör olarak görev yapan bir ülküdaşıma “arkadaş mirası olarak” kaldı.

Üçüncü ‘kitap yağması’nı ise depremzede olarak Yalova’da yaşadım; 1992-1999 yıllarında hem evimde, hem de bir vakıf gibi çalışan özel kliniğimde oluşan iki hatırı sayılır kitaplığı, deprem sonrası Yalova’dan ayrılırken yeniden elden geçirmek -ve zorunlu olarak kısmen tasfiye etmek- gerekti. Bu defa da bazı kitaplarım, dergilerim Yalova Nizâm-ı Âlem Ocakları’nın payına düştü.

Şimdi son 10 yıldır Ankara’da yeniden oluşan ve giderek çocuklarımın aldığı popüler kitaplarla da değişik kulvarlarda zenginleşen kitaplığımdaki eserlerin akıbeti ne olur bilemiyorum ama artık bu kitaplığımda öncekilerin akıbetine uğrarsa yeniden bir kitaplık oluşturma enerjisini ve daha önemlisi vaktini bulamayacağım sanırım.

“Kuşlar da Kader İle Uçarlar”

Bu yazıya Ahmet Şafak’ın bana merhum ve mağfur babamı, -hattâ bütün babaları-  hatırlatan Babamı Özledim şiirinin bendeki yankısını yazarak başlamıştım. Babamı hatırladığımda hiç unutamadığım bir olayı da anlatmam gerek.

Yıl 1979, Ecevit Başbakan, İrfan Özaydınlı İçişleri bakanı; askerler -Orgeneral Bedrettin Demirel’in itirafı ile- darbe ortamının olgunlaşmasını bekliyorlar ve Ankara’da “ülkücü şehid” çıkmadık fakülte neredeyse kalmamış… İşte o karanlık günlerde birgün babam, evde beni bir kenara çekti; belli ki önemli bir konuyu konuşacaktı. “Oğlum”, diye söze başladı: “Hergün sabah yedide daha hava ağarmadan gidiyorsun okula, her akşam da yatsı zamanı geliyorsun. Fakültede bu kadar zaman ders için kalmadığın belli. Nedir bu durum? Anlat bakalım.”

Tam da Kahramanmaraş’ta kanın gövdeyi götürdüğü günlerdi. Fakültede hepsi de Pol-Derli polislerden kırk kişilik bir karakol kurulmuştu; komünist militanlar kadar bu militanlaşmış polislerin de hedefi halinde idik;  en ufak bir bahane ile karakola çekilip bazı gaddar polislerin fizikî saldırısına uğruyorduk.

Tıp Fakültesi’ni kazanmak başarısını gösterip oğlunun tahsili için henüz genç yaşında emekli olarak Tokat’tan Ankara’ya taşınıp, hayatını buna göre yeni baştan kuran bir babanın önündeydim. Kısa bir an düşündükten sonra her şeyi olanca açıklığı ile babama anlatmağa karar verdim: “Baba” dedim, “Okulda öyle bir durum var ki, öyle bir mücadelenin ortasındayız ki, hergün saldırıya uğrayabiliyoruz. Bu yüzden de  hergün gözaltına alınıp tutuklanabiliriz, yaralanabiliriz, hatta ölebiliriz. Bu yüzden okula grup halinde gitmeye, grup halinde derse girmeye ve grubun son üyesinin okuldaki dersi ve özellikle devam mecburiyeti ağır olan laboratuvar çalışması bitene kadar beklemeye mecburuz. Tek düşürüldüğümüz takdirde başımıza her şey gelebilir. Erken gidip geç gelişlerimin nedeni budur.”

Bu sözlerim üzerine babamın içerisine düştüğü durumu, karşılaştığı tehdidi şimdi –bir baba olarak-  tahmin edebiliyorum ama o günlerde henüz fakülte 3. sınıf öğrencisi bir genç olarak bilemezdim.

Bu sözlerim üzerine babam omuzlarımdan tuttu ve şöyle dedi: “Allah’ın dediği olur oğlum. Mücadelenize devam edin; vatan için verilen bir kavgada geri dur diyemem. Kaderinde ne varsa onu göreceksin; nasibinde Tıp fakültesini bitirerek doktor olmak varsa olursun; değilse olamazsın. Kuşlar bile kader ile uçarlar oğlum…”

Oğlu Tıp fakültesinde okuyan memur emeklisi bir baba için bu sözleri söylemenin hiç de kolay olmadığının pek çok örneğini, birçok ülküdaşımızın bu tür durumlar nedeniyle aileleri ile yaşadığı sıkıntılı süreçlere tanıklıklarımı hatırlayınca babamın fedakârlığını daha iyi anlıyorum.

Yıllar sonra bu “Kuşlar bile kader ile uçarlar” sözünün bir tasavvuf büyüğünün sözü olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım: Acaba babam bu sözü kendiliğinden mi söylemişti; yoksa o tasavvuf büyüğünün sözü olarak hafızasının bir yerinde duruyordu da oradan mı çıkarmıştı? Ne yazık ki, bunu hiç öğrenemedim; çünkü bu “Kuşlar bile kader ile uçarlar” sözünü bir evliya nasihati olarak yazılı olarak gördüğümde, babam artık bu dünyada değildi.

***

Bakın Ahmet Şafak’ın bir klibi, bir şiirindeki birkaç satır bana neleri hatırlattı; neleri yaşattı… Buyurun siz de okuyun bakalım aynı sözleri; bakalım sizler neler hissedeceksiniz:

Babamı Özledim

Her yağmur yağışında, her güneş batışında
Hatıralardan babam süzülür gözüme gelir,
Sessiz yaşamış, sedasız ölmüşlerdir.
Ana şefkati yanında okunmaz esâmeleri.
Babalar ölüm meleği konduğunda ocağın ortasına, fark ettirirler kendilerini…
Çile, boğuşma, emek ve kavgayla geçen bir ömürden arta kalan sessiz bir vedadır bu;
Yüklenir çağa-çoluk aşkına, hayatın yükünü,
Anamın arkasında bir dağ, kolu kanadın ocağın üstünde,
Anamın dağı çökmüştür; sarsıntıyı anlamaz çocuk yürekler…
Hayat, yedi düvel askeri gibi üşüşmüştür üstümüze.
Babam vatan bellediği yuvasının dağ gibi dertlerine vurmuştur kendini
Ve vurulmuştur Mehmetçik gibi vakitsiz.

Gözlerimden akar damlalar, yağmur vurduğunda cama
-Artık baba olduğumdan mıdır ne- oturur,
Babama değil kendime ağlarım…

Meğer gözyaşı da yakışırmış baba olduğunda erkek adama.
Yoksul evlerin canı imiş baba sevgisi,
Ve herkesin yüreğinde bazen bir bamteli kopmasıymış babanın yitikliği…
Hayat kendi hükmünü koyar derdi babam;
Bu hükümde sana bir müjde var baba!
Eylül fırtınasında senden kurtarabildiğim kitaplarımı; hayat,
Bebe bisküvisi, ayakkabı, kalem, silgi…
Ve ilaç fiyatına aldı benden;
Kitaplarımı sattım ve gözyaşımı içime attım.

Unuttum beni kaç kez tokatladığını,
Ve her tokadının ardından gizli gizli yandığını…
Sırtıma çevrilmiş pusuların önüne atılışını ve yüreğini koyduğunu canım yerine;
Babalar böyledir işte…
Bir sertlik kalkanıyla buğulanır yüzleri;
Gülmez gibidirler, çocuk şefkatini bilmez gibidirler..
Hayatımızın ilk yanılgısını alırız baba olduğumuzda.
Meğer kahkaha atmak isterlermiş,
Sarılmak minicik ellere, öpmek doyasıya ne çok hevesleriymiş.

Anam anlatırdı inanmazdık,
Bir su damlasının kayıp gitmesi gibi ellerimizden;
Ya da bir yıldızın yer değiştirmesi gibi gökyüzünde…
Yitirdikten sonra bir dağı, anladık,
Şimdi çek babam, çek diye bir mesel dudaklarımızda…
Çektikçe hayatın yükünü omuzlarımda,
Kederimi yatırmak isterim kabristana ve ağlamak isterim toprağına yüzümü vurup;
Bilirim kalkmasa da doğrulup
Yattığı yerden hisseder beni.
Üzerindeki otları kırçıl sakalları gibi okşarım.
Yağmur da yağarsa hani, iyi olur ha;
Birlikte ağlarız yitikliğimize…
Ve haykırırım ve söylerim bağırarak,
Yıllardır söyleyemediğimi:
“Baba!.. Duyuyor musun beni?
Baba olduktan sonra daha çok özledim seni,
Daha çok özledim seni,
Daha çok özledim seni!..”

Her yağmur yağışında,
Her güneş batışında hatıralardan babam süzülür, gözüme gelir.
Babam süzülür, gözüme gelir..
Babam süzülür, gözüme gelir…

Ahmet Şafak
***

Bu Kurban bayram arefesinde bayramınızı kutlarken, eğer halen hayatta ise babalarınızın değerini bildiğinizi göstermenizi beklerim.

Eğer ki, hayatta değillerse uygun bir vakit ayırın kendinize ve bir köşeye çekilin ve Ahmet Şafak’ın  “Babamı Özledim” şiirini [1] dinleyin; yine dinleyin, tekrar dinleyin…

Sonra babalarınıza okuyacağınız dualarla ruhlarını şâd etmenizi isterim; bir de duanıza Rahmet-i Rahmân’a gark olmuş babamı da ortak etmenizi…

Gözlerinizden yaşlar yürürse, bırakın dilediklerince yürüyüp gitsinler…
—————————————————————–

[1] İsmini müzik dünyasına atılmadan çok önce ülkücü yayınlardaki makalelerinden öğrendiğim Ahmet Şafak Demirici’nin “Babamı Özledim” eserini içeren CD’sini babasını yitiren tüm dostlarınızla paylaşabilirsiniz. Bu yazının yazılmasına vesile olan Ahmet Şafak klibini izlemek ve şiirini dinlemek için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=23AA2aj8_sE