“Bin Bozkurt!..” / Şükrü ALNIAÇIK

 

Tunceli denince benim aklıma gelenlerle Ahmet Davutoğlu’nun aklına gelenlerin farklı şeyler olmasını yadırgamıyorum. Çünkü memleketi tanımaya başladığımız yıllarda o, İstanbul Erkek Lisesinde ben Kırşehir Öğretmen Lisesinde okuyorduk.

Eğer okulun erkeği dişisi varsa bizim okul da “Anadolu Erkek Lisesi”ydi. İkimizin okulu da sınavla ve puanla girilen okullardı. O’nu bilmem ama ben parasız yatılıydım. Ama aramızda önemli bir fark vardı… Ben Lise 1’den itibaren Ülkücüydüm.

Bizim Berliner çörekli kahvaltılarımız, O’nun devletin tahsis ettiği pansiyona giremedikleri için bir yıl boyunca Sinemada yatıp kalkan abileri yoktu.

Alman kolej disiplini, komünizmin okul duvarlarını aşmasına izin vermediğinden olsa gerek O’nun Bayrak merasiminde Ülkücüleri arkadan silahla taradıktan sonra “Kızıl Harekaaat!.. Devrimciler safa gelsin!” diye bağıran Erdoğan “Hozatlı”ları da hiç olmamıştı.

O’nun hafta sonlarında ve tatillerde evci çıktığı memleketinde haftada bir arkadaşını eli kanlı katillere şehit verdiğini de sanmıyorum.

Yani onun bir Keko”su da olmamıştı. Mustafa’yı, Arif’i, Süleyman’ı, Bekir’i ve daha nicelerini güpegündüz ensesinden vuran “Dersim sürgünü, Sarızlı Keko”su…

Dolayısıyla onun ilk gençlik yılları, “ne oluyor bu Tunceli’ye… Bu kadar Marksist katil neden buradan çıkıyor?” diye düşünerek geçmedi. Rekor sayıdaki CHP oyları, sol örgütlerdeki militan oranı ve bölgedeki PKK damarı, Davutoğlu’nun asla ilgisini çekmedi.

Davutoğlu, Tunceli’deki isyan ateşinin, 70’lerde dalga dalga çevreye yayılıp da 1984’te nasıl Eruh ve Şemdinli baskınları olarak karşımıza çıktığını da görmedi.

Onun için Başbakanın Tunceli’ye bakınca gördüğüyle, bizim gördüğümüzün farklı olmasını yadırgamıyorum. O Tunceli’ye bakınca binlerce oy görüyor olmalı… Biz ise binlerce şehit ve evladına doyamamış binlerce ana görüyoruz.

Bizim gündüzleri kavga ettiğimiz adamlar, o günlerde “Pir Sultan Abdal” geceleri düzenlerlerdi. Şeyh Bedreddin’i de ilk onlardan duymuş ve tabii gıcık olmuştuk.

Simavna kadısının oğlu, “Yarin yanağından gayrı her şeye ortak olmak”tan bahsediyordu; ama bütün Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, son sınıftaki “Takoz Anşe”ye tam pansiyon ortaktı!..

Yani, o günün devrimcilerinde “yârin yanağı” konusu da biraz sıkıntılıydı!..

Bu işlerin Alevi’si Sünni’si de yoktu ama din “afyon” olup uçunca memleketin çivisi de çıkıyordu. Aynen masanın üstünde “Birinci cıgarası” dururken, göğüs cebinden tek tek Marlboro’nun çıkması gibi…

Devrimciler, basit ve ucuz olan her şeye ortak oluyor, büyük değerlere, dine ve tarihe ise sövüyordu. Devlet malına saldırıyor, karşı koyanı dövüyor, polise taş yağdırıyor, askere kurşun atıyor; sonra da “başından yukarı attım” diyerek romantik devrim kitaplarına kahraman olarak geçiyordu.

Bu devrimcilik işinde “her şey sahte, herkes sahtekâr”dı. Tunceli Ovacık nüfusuna kayıtlı “Hogir kod adlı Rıza”yla, ders kitaplarındaki Seyit Rıza’nın birbirinden farkı kalmamıştı.

Türkiye’ye ve Tunceli’ye bu tecrübelerin ışığıyla bakmaktan dolayı pişman mıyız? Hayır. Peki geçmişte bunlar yaşandı diye Alevilere ve Tunceli’ye düşman mıyız? Tabii ki hayır!

Biz burada Cem Vakfı Başkanı, Prof. İzzettin Doğan hocanın sözlerine itibar ediyoruz:

Eğer siz Cem Evlerini açmazsanız, Alevi gençlere kendi kültürünü ve inancını doğru öğretmezseniz onları yabancı sol örgütlerin kucağına itmiş olursunuz!

İlk defa bir Alevi büyüğü, beynimi kurcalayan o milli meseleyle ilgili cesur bir kelâm ediyordu.

Evet, ülkede isyancı fay kırıkları vardı ve devrimciler bu fayları harekete geçirirken işe Tunceli’den, Sivas’tan, Erzincan’dan, Sarız’dan başlamışlardı.

1965’ten itibaren Alevi gençleri, bizimle çatışan eylemci sol fraksiyonların arka bahçesi, fidanlığı, insan kaynağı olmuştu. Böyle olunca da sağdaki Ülkücü gençlerle soldaki Alevi gençler her kavgada  karşı karşıya geliyordu.

İşte biz o günden beri üzerimize atılan “Alevi düşmanlığı” çamurunun izlerini silmekle meşguldük. 37 yıl sonra Tunceli’ye gidişimiz bu yüzden önemli, bu yüzden çok anlamlıydı.

Ancak bunu yaparken kimse bizden Mehmetçik katili eşkıyayı affetmemizi beklememeliydi.

Devlet Bey’in 28 Kasım Tunceli ziyareti, Kürtleri PKK’dan kurtarma yönünde olduğu kadar Alevileri, Marksist örgütlerin baskısından kurtarma yönündeki kararlılığın da bir göstergesidir.

Ülkücülerin Tunceli yolculuğu, vatan, millet ve devlet aşkıyla, bir bardak kardeş çayı içmek için bin kilometre yol giden; ama kardeşleriyle yarenlik etmesi engellenen Bin Bozkurt’un öyküsüdür.