Başbuğ’lu İki Günün Öyküsü / Şükrü Alnıaçık

Başbuğ’lu İki Günün Öyküsü

Şükrü Alnıaçık / 2014-04-08
ORTADOĞU

  4 Nisan 2014 Cuma günü, ölümünün 17. Yıldönümünde Başbuğu mezarı başında andık. Geçen yıla göre en az iki kat daha kalabalık bir törendi. O güne ait gözlemlerimi ve izdihamın önlenmesine yönelik bir projeyi, Ülkücü sorumluluk duygusu içinde size aktarmaya çalışacağım.

Bir kere Ülkü Ocakları’nın bütün disiplinli organizasyon çabalarına rağmen kabir başındaki son dakika izdihamı önlenemedi. Önce kabrin arkasında vaziyet alan muhabirlerin, makamın ciddiyetinden habersiz itiş kakış mevzilenmesinden rahatsız olduk. “Medyadır ne yapsa yeridir” diye bir şey demedik.

Sonra ilk sırada yer alarak, fiziki müktesebatını taçlandırmak isteyen bazı arkadaşların itiş kakış halindeki ön sıra direnişleri, bu mekânın bu kalabalığa artık dar geldiğinin bir başka göstergesiydi.

Sayın Genel Başkanı geri geri yürüyerek takip eden bazı foto muhabirlerinin son andaki tazyiki ve ibriğin devrilmeyecek bir yere konulmaması dışında her şey aslında iyi planlanmıştı.

Hatta seçim bölgelerinde birbirinden uzak günler geçirmiş yöneticiler, Devlet beyi beklerken kabir başında ayaküstü sohbet etme fırsatı bile buldular.

Ancak son anda kabir başına ulaşan yaklaşık 20 muhabir, Devlet Beyle kabir arasında kalmamak için ön sıralarda bir süredir sakince bekleyen zümreye öyle bir hücum ettiler ki; neye uğradığımızı şaşırdık. Ortalık durulduğunda bir ara Murat Başeskioğlu vekilimize, galiba “5’ten 3’e” geçmesi için “buyrun” dediğimi bile hatırlıyorum. Cilalı ayakkabılarını yorgun taban darbelerinden ne kadar koruyabilmişti bakmadım ama o da eliyle “kalsın” derken gülümsüyordu.

Sözün özü, son manzaraya bakarak bir kez daha söylemek gerekir ki; Başbuğ’a, Ülkücü harekete yakışır bir “Alparslan Türkeş Anıt Mezarı ve Külliyesi” için derhal harekete geçilmeli; hukuki, iktisadi ve teknik çalışmalar hızla başlatılmalıdır.

     Saygıdeğer varislerin, bu konuda Ülkü-Yaz Genel Başkanı Hayati Bice’nin, Sayın Genel Başkanımıza sunduğu ve heyecanına vesile olan projeye sıcak bakacaklarından hiç şüphemiz yoktur. 

Mamafih Bozkurt mayalı kardeş Türkeşlerin, kabir başında Ülkücü bir disiplinle merasime katılmaları, Kutalmış Bey’in yuvaya dönmesi konusunda bizi bir kez daha umutlandırmıştır. Kürsüde iki Türkeş’i, simetrik bir muhabbetle iki yanına alan Devlet beyin, herkese “kolundan tutarak yol göstermediğini” bilen bir Ülkücü olarak bu umudun, vuslatla neticelenmesi yönünde duacıyım.

 

   Ve İkinci Gün… Türk Ocaklarında “Başbuğ Türkeş” Konferansı

Ertesi gün yani 5 Nisan Cumartesi saat 14’te de Türk Ocakları’na konuk oldum. Konferansın başlığı “Başbuğ Türkeş”ti. Ocak Genel Sekreteri Prof. Mehmet Şahingöz’den konferans teklifi geldiğinde, ismin kısa ve böylesine muhabbet dolu olmasını özellikle istemiştim.

Bazılarının bu “sloganlaşmış” ismin, Türk Ocakları çatısı altında bu kadar rahat kullanılmasından duyduğu rahatsızlık, daha ilk dakikalarda herkes tarafınfan fark edildi. Tek kişilik protestonun bahanesi iki yıl önce yazdığım “açılım karşıtı” bir yazıydı.

Neymiş efendim ben 2 Nisan 2002’de, Habur rezaletinden 6 ay sonra Beşir Atalay’ın şimdi AKP’lileri bile utandıran Açılım ve Habur rezaletine karşı “eğer Türk Ocaklarını bu rezalete payanda yapmaya devam edecekseniz, Bozkurt’u kaldırın yerine bir Baykuş koyun demişim.” Ne güzel söylemişim! Dahili ve harici bedhahları, devlet umuruna dahil etmek Ocak için züldür.

Neyse bizi çabuk ısıtan bu ilk dakika hareketinden sonra konferans gayet güzel geçti. Ancak belki de bana öyle geldi ama bazı arkadaşlar, sanki 70’lerdeki bir Sovyet cumhuriyetinde Türkçülük yapar gibi tedirgindi. Kalbimiz bütün Türk Milliyetçileriyle birlikte atmaktadır. Daima yanlarındayız.

O günün en güzel anısı, Ortadoğu’dan okuyucumuz olan ve konferansı dinledikten sonra bizimle tanışmak için iki kat merdiven çıkma zahmetine katlanan Kadriye Önkuzu ablamızın iştirakiydi.

Aman Allah’ım!.. Dursun Önkuzu’nun kız kardeşi ve yeğeni bizi dinlemeye gelmişti. “Lütfen elinizi öpmeme müsaade edin” diyerek ayağa fırladım.

Dursun Önkuzu’dan on yaş küçük, benden üç yaş büyük ablamızın elini öpmek, gönlünü bir an için hoş tutmak benim için ne büyük bir şerefti… Sancı’dan, Işınsu’dan, Başbuğ’dan ve Ülkücü anılardan bahsettik. Nurlu yüzünden, 44 yıllık derin bir hüznü okumak mümkündü. Yarasını deşmemek için o sızısı hala yüreklerde saklı duran işkenceden, 23 Kasım 1970’ten hiç bahsetmedik.

Biz, “Önkuzu… Önden gider Önkuzu… Anası Dursun demiş… Durmaz gider Önkuzu!..” dizeleriyle büyümüştük.

Sorumluluklarımızı bir kez daha hatırladık ve öylece “makine başına” geri döndük!..