Ayşe ŞAHİN / Hale­ti Nez’ e Düştük Gel Yetiş İmdadımıza

                                                                    

     Hale­ti Nez’ e Düştük Gel Yetiş İmdadımıza

“Ben, Türk’üm, tarihin henüz bilinmeyen eski çok eski devirlerinde İç Asya’da gözlerimi açtım; başıma taşlara vura-vura çalkalandım, İslam oldum şereflendim, Müslüman Türk oldum; o diyar senin bu diyar benim koştum duruldum, hükmettim, hükmedildim, yendim, yenildim, piştim, süzüldüm ve Millet oldum.” [1]

Evet millet olduk. Hepimiz, rahmetle andığımız ama hiç anlayamadığımız büyük Türk münevveri Durmuş Hocaoğlu’nun bu şükür halini dile getirmek istesek de, daha çok kalbimizden geçiririz.

Şöyle başımız dik “Ben Türküm!” dediğimizde ırkçılıkla suçlanırız.

Rahmetli Hocaoğlu’nun dediği gibi tarihin henüz bilinmeyen, eski çok eski devirlerinden beri otağ kurduğumuz her toprağa bir Fatiha bırakmadık mı, döndükte bizim eller diyerek hayratımızdan yudum almadık mı? Taşları biledikte sınırlarımızı çizmedik mi?

Evet çizdik ve adını da Türkiye verdik.  Hocaoğlu da böyle diyor;

“Bu ülkenin adı, Türkiye’dir. La Fontaine’nin masallarında da böyledir, Kant da böyle der, Hegel de böyle der, iste Francis Bacon da bunu der, filan. Burasının adı Türkiye’dir. Muhteşem Süleyman’ın adı, Suleymanus Magneficanto Imparator Turca, adı, budur.”[2]

Yıllardır ocağımıza düşen ateşin her gün biraz daha harlandığını gördükçe feryad ediyor ve soruyor:

“Türkiye benim evim, bu da demek oluyor ki burada olup biten her şey benim için öncelik arz eder; evimde çeyrek asırdır ateş var, ama şimdi harlandı, başkasını düşünecek halim yok. Yok, çünkü Türkiye’nin tapusu deliniyor, üzerinde konuşulacak bir Türkiye kalmayacak; şu hâlde hangisi daha vahim: Türkiye mi, Filistin mi?”[3]

Ve hala hepimizin cevabını beklediği bir soru bu.

Maalesef vatan toprağında artık mevsim hep hazan, yüreklerde ise hep ızdırap. Sadece söyleyebildiğimiz “Vatan sağolsun”.

İşte asıl problemde bu ya; vatanseverlik. Bu milletin binlerce yıldan beri mücadelelerindeki topu, süngüsü, donanması, yani tüm sanayi ve teknolojiye galip gelen gücü bu değil mi? Hiçbir milletin üretemediği bu duygu imha edilmeye çalışılıyor.

Türk Milleti’ne ve “Türk” kavramına karşı yürütülen bu  sinsi psikolojik  harbi şöyle ifade ediyor Hocaoğlu;

“Türkiye’de, tehlikeli bir kozmopolitanizm gelişmesi var! Evet: Kozmopolitanizm; yâni “vatansızlık” ideolojisi!”[4]

Ve başka bir söyleşisinde;

“Bu ülkenin omurgası, asıl taşıyıcı elema­nı olan bu insanları kozmopolitanlaştırırsanız, yarın bunun bedelini ödeye­mezsiniz; çünkü kozmopolitanların in­tikamı korkunç olur. Zira, anamız va­tan, evlatlarından kan bedeli isteğinde vermeğe yanaşmazlar, babamız devlet çatırdamağa başladığında, “zaten be­nim devletim değildi ki” derler.[5]

Bir cemiyet çözül­me sürecine girmişse onu artık kimse kurtaramaz; burada asıl mesele, Türk­lerin böyle bir çözülme sürecine girip girmediklerinin sarahatle tespit edil­mesidir. Bir müddetten beri zihnimde bir şarkının tek bir mısrası var: “Hale­ti nez’e düştüm gel yetiş imdadıma”.

‘Haleti nez’, insanın ölüme yüzünün döndüğü ve artık dünya ile bağını ko­pardığı noktadır; vakıa hâlâ fizikî var­lığı devam etmektedir, kalbi hâlâ atıyordur, ama yüz dönmüştür, sesleri algılayamaz veya yanlış algılar, gözleri görmez veya yanlış görür: Atatürk’ün ölümünden önceki, saat 9’u beş geçe­den birkaç dakika kadar önceki hâldir bu; ateşini ölçmek için ağzına termo­metreyi koyacaktır doktor, “Atam ağ­zınızı açar mısınız lütfen, dilinizi çı­kartır mısınız” diyor, ama Atatürk tam tersini yapıyor, dilini içeri çeki­yor. Doktor ürperiyor. Ve âniden Paşa başını sağ tarafa çeviriyor ve şöyle di­yor: “Vealeykümesselam”. İşte bu son sözüdür. “Haleti nez”deydi O…

Bu hâlde insanlar bir nevi katalepsi for­muna girerler, yani belki vücutlarını bıçakla kesseniz acı bile duymayabilir­ler. Türkler şu anda bir nevi bu hâlde bulunuyor; etraflarında olup-bitenleri idrak edemiyorlar, gözlerinin önün­de oynanan pandomimi anlayamıyorlar; hükümranlıkları ellerinden alını­yor, ama onlar bunun farkında değil­ler. Bin yıldır efendi olduğu toprak­larda düşüyorlar, “sukut” hâlindeler, ama birşey hissetmiyorlar, bu toprak­larda bir düşenin bir daha kalkamaya­cağından haberleri yok, anlatmak iste­yeni dinlemiyorlar.”[6]

diye serzenişte bulunur ve anlatır. Türk’e de, Kürt’e de anlatır. Ve der ki;

“Soljenitsin, Gulag Takım Adaları’nın hemen girişinde, söyle der – mealen aktarıyorum: Biz hapishanedeyken Sovyetler döneminde resmi beyanlarla bir şeyler açıklanırdı, ama biz onun altında yatan gerçek manayı bilirdik. Mesela ne gibi? Şu gibi: Bu sene Sovyetlerde kömür üretimi %20 arttı derslerse biz bundan şunu anlıyorduk: Maden isçilerinde ölüm sayısı %50 arttı. Gerçek haber bu.

Şimdi ben de Soljenitsin gibi “Kürtler bir ulusal topluluktur”, denirse, “Kürtler bir halktır, siyasi manada, Hobbes’un De Cive’de dediği manada”, denirse; “Cumhuriyet ile problemimiz yok, ama cumhuriyetin demokratikleşmesiyle problemimiz” var dendikten sonra “ne ola ki demokratikleşme” dendiğinde, “iki dilli olmalı”, denirse; “tek millet olmamalı”, “tek bayrak olmamalı”, “devletin adındaki şu Türklüğü de kaldırın” denirse buradan anlaşma değil, çatışma çıkar. Ve bu sözlerin arasından ben, sunu da anlıyorum. Bu, tam bir meydan okuma. O zaman Kürtlerin kendilerini yönetme hakkının kabulü” deniyorsa ve tabii buna self determinasyon, yani kendi kaderini tayin etme hakkı da eklenecektir tabiatiyle; “eski coğrafyada oraya Kürdistan deniyordu simdi de bu isim kabul edilsin” deniyorsa, artık bırakalım bu masum tavırları ve açık-açık konusalım.

Yani bugüne kadar çok meydan okundu bize. Biz henüz konuşmadık. “Türk Kürt kardeştir, ayıranlar kalleştir” sözünü içten gelerek söyledik, ama Kürtler söylemedi

Ama öyle bir, öyle bir ızdırap doğar ki milyonlarca masum Kürt bundan yara alır. Tabii bir o kadar Türk alır. Hangi süreçlerin tetiklendiğini bir düşünmek icap eder. Ama tarih de böyle ilerler. Hani Herman Wein; Tarih, Dil ve İnsan Üzerine Altı Konferans isimli metninde söyle der: Yaşlılar gençlerin yeni yeni kelimeler kullanmasını beğenmezler ve şöyle derler: “Canım, bu is de böyle gitmez.” “Ama böyle gider.” Der, Wein. Evet, siyaset de böyle gider. Tarihten kurtulamayız. Çünkü geleceğin, geçmişin anahtarı tarihin içinde gömülü. İsteseniz de o sizin peşinizi bırakmıyor ki.

Bir, madde bir, ben şöyle yorumluyorum. Anadolu’da bir çarpışma oldu. Bir savaş oldu ve Türkler kaybetti bu savaşı – şimdilik. Ama Kürtlerin kazanıp, kazanmadığını bilmiyorum. Çünkü Kürtler kendilerinin bu savaşı yaptıklarını zannediyorlar. Hayır, bu proje başkasının[7].

Gaye Anadolu’yu geri almak çünkü. Bir İngiliz diplomatı söyle diyor: Türkler 1600 yıldır Batı’nın bedenine batmış yabancı bir cisimdir. Biz 1600 yıldır bunu çıkarmaya uğraşıyoruz.[8]

Kürtler burada tıpkı büyük bir ağacı ortasından yarmak için baltayla üstüne vurulan kama gibi, ağacı yarmak için kullanılıyor. Belki yükselir, belki yükselmez. Türkler bu savaşı kaybetti. Ama harp devam ediyor, muharebeler kaybedildi; ancak, henüz asıl muharebeler gelmedi. Eğer işi bu safhada çözecek olursak, hükümetin açılım programı, ben Tayyip Bey’in bu programını eğer art niyet yoksa şöyle yorumluyorum: Türklerin soluk borusu, bu projeyle kesilir, boğulur. Biz boğuluruz, burada. Kırk elli yıllık bir nefes vermek, bakalım Türkler kendisini toparlasın.

İkinci ihtimal, daha iyi Türkler açısından. Bir kararlılık gösterir ve radikal bir kopuş, toptan ayrılır. Toprağını ayırır. Çünkü federasyon, çok tehlikeli bir proje. Ayrılmamız çok daha iyi bir şey. Ben sonunun ne olacağını görüyorum; federasyonun sonunun nereye gideceği belli. Yani federasyon… Ayrılmak tabii ki istenmiyor. Ama soralım:

Burada Kürtlerin Türk aşkı nereden geldi? Aşk mı? Ne aşkı! Ya simdi ayrılırsa, etrafı dört düşman devletle çevrili bir kara devleti… Amerika Kürt’ü ne zaman satar ne zaman satmaz, belli değil. Arkasındaki hamisi gittiği zaman dördü birden gırtlağına çöker. Bir defa Akdeniz’e bir açılım yapılmalı, sonra Kürdistan’ın bütün alt yapısı oluşturulmalı. Bu alt yapı nereden oluşturulacak? Türklerden oluşturulacak. Bu da otuz kırk yıllık bir süreç ister. Orada Kürdistan,  İstanbul’da kanton. Onun için şöyle diyorum: Başından ayrılmalı. Ama Türklerde bunu yapacak irade yok. Ben bu işin sonunu Türkler için karanlık görüyorum.

Üçüncüsü, en radikal çözüm. O da şu: “Şart budur, kabul ediyorsanız oturursunuz!”. Bunun yapılabilmesi için sıra üstü bir lider lazım. İste Hegel buna “kahraman” diyor. Kahraman kimdir? Tek bir cümle: Kahraman o kişidir ki, o kişidir ki ondan sonra onun ülkesinden ve milletinden başka insanlar bahsettikleri zaman daha hürmetkâr bir dil kullanmak zorunda kalırlar. Türklerin, şu anda kahramanı yok. Biz mağlubuz savaş devam ediyor. Bizim liderimiz yok, onun için, öndersiz olduğumuz için bu savaşı kaybetme sınırına doğru gidiyoruz. Benim gördüğüm bu.”[9]

Bu ızdırapla, 12 Eylül 1980 darbecilerinin yargılanmalarında aslında “askere sorulacak asıl sualin ne olduğunu” şöyle hatırlatmakta:

“Siz niçin kılıç çekeni kılıçla düşüremediniz? Noksanınız ne idi? Ne istediniz de bu millet size vermedi? Türk’ün boynu sizin yüzünüzden eğildi; bileği sizin yüzünüzden büküldü! Sizin yüzünüzdendir ki, artık git-gide daha çok sayıda Türk insanı, “hepsi kurmay kökenli generallerin yönettiği milyonluk ordu bile birkaçbin çeteciden müteşekkîl PKK karşısında acze düştüğüne göre, artık bu işi daha fazla uzatmanın manası kalmadı; PKK ile mi görüşülecek, görüşelim; ne istiyorlarsa pazarlık edelim de bu iş bitsin, illallah!” demeğe başladı. 

Kılıç çekeni kılıçla düşüremeyince, er veya geç, ama muhakkak ve mutlaka bir gün, o kılıcın sahibiyle masaya oturacağınızı bilmiyor muydunuz?

İşte şimdi Hükümet’in yaptığı da bu ve bunun müsebbibi de sizsiniz!

Bir Sri Lanka kadar bile olamadınız!

Gazi Paşa, farzı muhal, geri dönse, sizi ne yapardı acaba; tahmin edebiliyor musunuz?[10]

 

Ya Rabbi!

“Türkler vatanına sahip çıkmıyor öyle bir Haleti Nez’ e Düştü ki Gel Yetiş İmdadına”