Muharrem GÜNAY: ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK ANLAYIŞI

ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK ANLAYIŞI

Muharrem GÜNAY

Cumhuriyetçilik ilkesi, devlet hayatında milli egemenliği, milli iradeyi ve hür seçimi temel kabul eden ilkenin adıdır. Bu ilkenin yönetim biçimi ve siyasi rejim olarak ifadesi “Cumhuriyet”tir. Cumhuriyet rejimi, milli egemenlik kavramını en iyi temsil edecek, en güzel şekilde gerçekleştirecek bir devlet şekli olup, demokrasinin de en gelişmiş biçimidir.

Atatürk’ün demokrasi ve Cumhuriyetçilik konusundaki fikirlerini en açık bir şekilde kendi el yazısı ile yazdığı “MEDENİ BİLGİLER” adlı kitapta görmekteyiz:
“Demokrasi esasına dayalı hükümetlerde, egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde aranmayacağını gerekli kılar. Bu suretle, demokrasi prensibi, siyasal gücün, egemenliğin kaynağına ve meşruiyetine temas etmektedir. Demokrasi prensibi, bu gün modern anayasaların genel bir sembolü gibi görünmektedir… Artık bu gün, demokrasi fikri yükselen bir denizi andırmaktadır. 20. Yüzyıl, birçok diktatör hükümdarın sonu olmuştur. Osmanlı saltanatı, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarındandır. Bundan başka, demokrasi ile yönetilen Portekiz gibi ılımlı hükümdarlıklar bile, demokrasinin daha belirgin bir biçimde uygulanmasını öngören Cumhuriyet karşısında silindi.

En nihayet bu gün İngiltere, Belçika büyük eski demokrasilerin daha açık ve iyi düzenlenmiş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi yolunda çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi düşüncesi, modern anayasaların bir sembolü olmakla birlikte, bu düşünce çok eskidir. Bu düşüncenin kapsamını ve anlamını gereği gibi aydınlatabilmek için, onun kısa tarihini hatırlatmak yararlı olur:
“Türk Milleti en eski tarihlerinde, ünlü kurultayları ile bu kurultaylarda devlet başkanları seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne ölçüde bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son devirlerde, Türklerin kurdukları devletlerde başa geçen padişahlar, bu yöntemden vazgeçerek müstebit (diktatör) olmuşlardır. Krallar ve padişahların diktatörlüğüne dinler de dayanak olmuştur. Kıralar, halifeler, padişahlar çevrelerini saran papazların, hocaların teşvikiyle Tanrısal Hukuka dayanmışlar; egemenliğin bu hükümdarlara Tanrı tarafından verildiği kuramı uydurulmuştur. Buna göre hükümdar ancak Tanrıya karşı sorumludur. Gücünün ve egemenliğin sınırı, yalnız din kitaplarında arana bilir. Tanrısal hukuka dayanan bir mutlaklık kuralı önünde, demokrasi prensibinin ilk aldığı durum, ılımlıdır. İlkin, hükümdarı devirmeye değil, onun güçlerini sınırlandırmaya, monarşiyi kaldırmaya çalıştılar. Bu 400-500 yıl öncesinden başlar. Önce, kuvvetin milletten geldiği, eğer bu kuvvet, onu kullanmayı beceremeyen bir ele geçerse milletin o gücü geri alabileceği, bu kuvvetin, milletin vekillerinden oluşan meclis tarafından kullanılmasının gerektiği savunulmuştur.

16. Yüzyılda demokrasi prensibi, hükümdarların etkinliğini kırmak için siyasal mücadele aracı oldu. Bu mücadelelerde en son ortaya atılan fikirler şunlardı:
Kuvvet millete aittir. Onu yasalar çerçevesinde bir hükümdara vermiştir. Bazı durumlarda geri alabilir. 18. Yüzyılda idi ki demokrasi fikri, karşı durulmaz bir akım oldu. Demokrasi prensibi, milli egemenlik ilkesi biçimini aldı ve temel haklardan sayıldı. Artık, milletle hükümdar arasında anlaşma düşüncesi kalktı. Ortaya, egemenlik bölünmez ve başkalarına devredilmez fikri çıktı. Bu düşünceyi şöyle açıkladılar:
“Egemenlik, bireylerin iradesi üstünde, bireylerin oluşturdukları milletin ortak kişiliğine dayalı genel ve ortak iradedir.” Buna göre:
Demokrasi temelde, siyasal içeriklidir. Bir sosyal yardım veya bir ekonomik sistem değildir. Maddi gelişmişlik sorunu da değildir. Bu tür teoriler siyasal özgürlük ihtiyacını unutmayı amaçlamaktadır. Bizim bildiğimiz demokrasi, öncelikle siyasaldır. Onun hedefi, milletin, yöneticiler üzerindeki kontrolü ile siyasal özgürlüğün sağlanmasıdır.

Demokrasinin birinci özelliği ile ortak ikinci özelliği daha vardır, demokrasi bir kafa sorunudur. Herhalde bir mide sorunu değildir. Hükümet prensibi de bir adalet sevgisini ve ahlak düşüncesini gerektirir. Demokrasi memleket aşkıdır. Aynı zamanda, babalık ve analıktır.
Demokrasi temelde bireyseldir. Bu nitelik, vatandaşın egemenliğine “ insan” sıfatıyla katılması suretinde ortaya çıkar.
En son, demokrasi, eşitlik yanlısıdır. Bu nitelik, demokrasinin bireysel olması niteliğinin de zorunlu bir sonucudur. Şüphesiz bütün bireyler, aynı siyasal haklara sahip olmaktadırlar. Demokrasinin bu bireysel ve eşitlik yanlısı niteliklerinden ise genel ve eşit oy ilkesi doğar.

“Cumhuriyet, demokrasinin bütün anlamıyla ideali, bütün bireylerin ve milletin, aynı zamanda yöneten durumda bulunmasını, hiç değilse devletin son iradesini yalnızca milletin ifade etmesini ve açıklamasını ister. Yazık ki milletlerin nüfus artışı, düşünsel eğitim düzeyleri, bu idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksun kalmayı gerektirecek hazırlıksızlıklardan kaçınmayı gerektirir. Bundan dolayıdır ki demokrasi prensibinin en modern ve mantıklı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir.
“Cumhuriyette son söz milletin seçtiği meclistedir. Millet adına her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya hükümeti düşürür. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmayı, ancak zamanında oyunu kullanarak sağlar. Cumhuriyette hükümet, her hangi bir biçimde sınırlı bir zaman için seçilmiş bir cumhurbaşkanına tevdi edilir. Başbakanı o gösterir. Bakanlar Kurulunu oluşturacak bakanları başbakan, milletvekillerinden seçer
1 Kasım 1922’de saltanata son veren Atatürk, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan etti. T.B.M.M. Atatürk’ü cumhurbaşkanı seçti. Bu tarihten itibaren, 10 Kasım 1938’e kadar geçen 15 yıl içerisinde, Türkiye’yi ve Türk kültürünü “Muasır Medeniyet” seviyesinin üstüne çıkarmak amacıyla çeşitli inkılâp hareketlerini gerçekleştiren Atatürk, ülkede güçlü bir yönetim kurmuştur. Bazı Batılı Türk düşmanı yazarlar O’nu İki Dünya Savaşı arası diktatörlerinden birisi sayarlar. Bu hüküm hem yanlış hem de iftiradır. Çünkü Atatürk, Hitler ve Mussoli’nin aksine, milleti demokrasiye hazırlamıştır. Eğer Atatürk bir diktatör olsaydı, pek ala kendisini “Padişah“ ilan edebilir ve Cumhuriyet rejimine geçmezdi.
Atatürk’ün 9 Kasım 1930 günü Çankaya Köşkünde ABD Ticaret Bakan Yardımcısı Dr. Julius KlLEİN ile yaptığı mülakatta söylediği sözler, Batı anlamında demokrasiye hayranlığını açıkça belirtir. Atatürk demiştir ki:
“Türk Milleti tabiatı itibarıyla demokrattır… Amerikan halkı henüz varlığının şuuruna vardığı sıralarda bile demokrasi prensiplerini tutmuş, demokrasiyi yüceltmiştir. Ellerinde bu hazine ile Amerikalılar, saygıdeğer bir halk olarak insanlık camiasına katılmışlar ve büyük bir milli birlik kurmuşlardır. Esasında demokrat olan Türkler, işte bu bakımdan, demokrasinin en canlı örneği olduklarını ispat etmiş bulunan Amerikalılara derin ve kuvvetli bir sevgi duymaktadırlar. Bu müşahedenin iki millet arasındaki muhabbeti daha kuvvetlendireceğini ümit ederim. Bu muhabbet bu kadarla da kalmayacak, belki bütün insanlığın birbirini sevmesine, bu karşılıklı sevgiye mani olan ananevi engelleri bertaraf etmeye, dünyayı sulh ve sükûn yolunda oturtmaya yardım edecektir.(E.KURAN, 30)

Atatürk diktatörlüğe karşı olduğunu her fırsatta açıklamıştır. Daha 1 Nisan 1923’te TBMM’nde yaptığı bir konuşmada : “Türkiye devletine ve Türkiye halkına tacidar yoktur; diktatör yoktur… Bütün cihan bilmelidir ki artık bu milletin ve bu devletin başında hiçbir kuvvet yoktur; hiçbir makam yoktur; yalnız bir kuvvet vardır o da Hâkimiyet-i Milliyedir.”(Söylev ve Demeçler 1/311 )

Alparslan Türkeş de sık sık “En kötü demokrasi en iyi dikta rejimden daha iyidir” der başta ara rejim olmak üzere demokrasiyi askıya alma düşüncesinde olan her türlü fikir ve uygulamalara karşı çıkardı.
Şunu da unutmayalım ki, Türkiye’de bazı kesimler demokrasiyi kullanarak, Cumhuriyeti yıkmak istemektedirler. Bu ülkede demokrasi askeri müdahalelerle askıya alınmış fakat neticede geri gelmiştir. Cumhuriyet bir giderse bir daha onu geri getirmek zordur.

Atatürk 1930 yılında çok partili sistemi denemek amacıyla, eski arkadaşı Fethi OKYAR’ın “SERBEST CUMHURİYET FIRKASI”nı kurmasını ister ve bizzat destekler; hatta kız kardeşi MAKBULE’ yi bu fırkaya girmeye teşvik eder. Fakat memleketteki muhalefet hareketinin bu partide toplanması bir tarafa rejim düşmanlarının bu partide toplanmaları ve milletin modern demokrasiye tam anlamıyla hazır olmadığının anlaşılması üzerine bu fırka kapatılır. Bu deneme, inkılâpların yeterli derecede kökleşmediğini ve irticai faaliyetlerin yeniden ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Atatürk bu denemeden sonra, ölümüne kadar inkılâpların kökleşmesi için çaba sarf etmiş, ülkedeki demokratik şartların hazırlanması için çalışmış, 1932’den itibaren yurdun her köşesine HALK EVLERİ açmış, Türk kadınlarına belediye ve milletvekili seçimlerinde, oy kullanma ve seçilme hakkı vermiştir. 3 Nisan 1930’da Belediye seçimlerinde, arkasından 4 yıl sonra 5 Aralık 1934’de milletvekili seçimlerinde seçilme hakkı vermiştir ki 1934’lerde Fransa başta olmak üzere Avrupa’da pek çok ülkede kadınlar böyle bir hakka sahip değildiler. Kadınlara seçilme hakkının verilmesinden sonra 1935 yılında TBMM’ye 18 kadın milletvekili seçilerek girmişlerdir.
Hitler dönemi Almanya’sında baskılardan kaçan 140’a yakın bilim adamının Batı’nın gelişmiş ülkeleri dururken Atatürk Türkiyesi’ne gelmeleri ve henüz gelişmekte olan bir ülkede on yıl kalarak hizmet etmeleri dikkate değerdir.
Atatürk, askere dayalı bir sistem kurmak niyetinde değildi. Daha gencecik bir subay iken, İTTİHAT VE TERAKKİ’ nin ünlü Selanik kongresinde “Ya üniformanızı bırakın ya da siyaseti“ diye haykırmıştı. Kurduğu devlette orduyu siyaset dışında tutmak için bilinçli bir tutum izledi. Kralların ve cumhurbaşkanlarının törenlerde üniforma giydiği bir dönemde, iki istisna dışında, savaş alanlarında kazanmış olduğu mareşal üniformasını bile taşımadı. Halkın karşısına hep “SİVİL” çıkmaya özen gösterdi. (Prof. Dr. Taner KIŞLALI, Geçmişten Geleceğe Atatürk,91)

Atatürk’ün başlattığı, toplumu ve siyasal yaşamı demokratikleştirme sürecinin önemli bir aşamasını tamamlayarak “Tek Partili” döneme son veren İsmet İNÖNÜ daha sonraki yıllarda şöyle diyecekti: “Atatürk’ü devlet idaresinde, istiklalci, cumhuriyetçi ve demokrat rejimci olarak tarif etmek lazımdır… Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Dünya savaşından önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı.” ( T. KIŞLALI, 92 )

Atatürk’ün: ”Bir devlet adamı kerameti kendinde görmeye başladı mı devlet adamlığını yitirmiş demektir. Millet ve devlet işlerinde herkes herkese yardımcı olacak ve hiç kimse bundan bir iftihar payı çıkarmayacaktır. Düstur budur.” Sözleri ülkemizdeki demokratik kültürün gelişmesi ve iktidar muhalefet ilişkilerinin sağlıklı zeminlere oturması açısından çok önemlidir.