Muharrem GÜNAY: ADALET EĞRİLİRSE KIYAMET KOPAR.

ADALET EĞRİLİSE KIYAMET KOPAR…

MUHARREM GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

Allah katındaki salih amellerin en önemlilerinden birisi de adalettir. Adalet, Cenâbı Hakk’ıninsanlığa bahşettiği nimetlerin en büyüklerindendir. Sevgili Peygamberimiz (sav) “Bir saat adalet, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır” (el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 58, 1721) buyurmuşlardır. Kur’an-ı kerimde adl kelimesi 28 ayette geçer aynı kökten gelme gelme kelimeler ise 25 ayette geçmektedir.
Adalet; her şeyi layık olduğu yerine koymak demektir. Zulmün zıddıdır ve yüce dinimize göre adaletsizlik en büyük zulümdür. Adalet kendilerine Allah tarafından nimet verilmiş olan nebilerin, sıdıkların, salihlerin ve şehidlerin gittiği yoldur. Sırat¬ı müstakimdir. Adalet; âlemin nizamı ve ahengi, yerin ve göğün direğidir. Hak sahiplerinin haklarının korunması ve bütün insanların kanun karşısında eşit olmaları ancak adalet ile temin edilebilir. Bir milletin ve devletin kuvvet ve devamı adaletin tahakkukuna bağlıdır.
Yüce kitabımızda “Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” (Nisa/ 58) buyrulmuştur.

Nisa suresi 58. Ayette emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreden Yüce Allah bu ayetin hemen ardından gelen ayeti kerimede emanetleri ehline veren ve insanlar arasında adaletle hükmeden idarecilere itaat etmemizi emredip şöyle buyuruyor:”Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin..)” (Nisa/59)
Nisa suresi 58. Ve 59. Ayetlere göre idarecilerin emanetleri ehline vermesi ve insanlar arasında adaletle hükmetmesi tıpkı namaz gibi, oruç gibi farzdır. Allah’ın emirlerine uygun hareket eden ve adaletten ayrılmayan emir sahiplerine itaat etmekte tebaya farzdır.
Cenab¬ı Hak diğer bir ayetinde mealen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz veya ana babanız veya en yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik yaptığınız kimseler, gerek zengin ve gerek fakir olsunlar. Allah onlara sizden daha yakındır. Onun için haktan ayrılıp da nefsinizin arzusuna uymayın. Eğer adaleti yerine getirmekte veya şahitlikte dillerinizi eğer bükerseniz veya büsbütün yüz çevirirseniz, hiç şüphesiz Allah, ne yaparsanız hakkı ile haberdardır.” (NİSA- 135)
Ragıp El İsfehani: İnsanoğlunun evrendeki misyonunu açıklarken şöyle diyor:
İnsanoğlunun üç görevi vardır:
1. Halifetullah, Allah evreni nasıl adaletle yönetiyorsa insanoğlu da yönetimi ve eli altındaki insanları adaletle yönetmelidir.
2. İbadetullah, Allaha ibadet etmek.
3. İmâretül Arz, Arzı/yeryüzünü imar etmek.
Ragıp el İsfehani’nin de açıkladığı gibi Allah kainatı nasılki bir denge, düzen ve adalet içerisinde yaratmış ve tıkır tıkır işleyen bir sistem kurmuşsa Allah(cc)’ın halifesi olarak yaratılan insan da dünyada adalete dayanan bir düzen kurmakla, dünyayı insanlar ve hayvanlar için imar edip işlemekle yükümlüdür. Bu yükümlülükler aynı zamanda ibadetullah/Allah’a ibadet etmek kapsamında yer alır..
Yukarıdaki ayetlerden anlaşılıyor ki, adaletten uzaklaşan kimse Allah’a isyan etmiş zalimlerin arasına dâhil olmuş olur ve sonunda mutlaka cezasını görür. Ahlaken bozulmuş ve fesada uğramış birey ve toplumları yola getirip ıslah etmek ancak adaletle mümkündür. Düşmana bile adaletle davranmak lazımdır. Çünkü Cenâbı Hak “ Bir topluluğa olan kininiz ve düşmanlığınız sizi adaletten ayırmasın” (Maide/8) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Düşmanınıza galebe ederseniz sakın adaletten ayrılmayınız! Onların çocuklarını, ihtiyarlarını, rahiplerini öldürmeyiniz. Onları kendi haline bırakınız. Şayet onlarla anlaşma yaparsanız anlaşmanızı bozmayınız” buyurmuştur.
Adaletten ayrılan devlet başkanı, idare ettiği milletin huzur ve saadetini temin edemez, bilakis onlara zulmetmiş olur. Malumdur ki, insanlara zulmedenin davacısı Allah’tır. Bir kimsenin de davacısı Allah olunca, gideceği yer ancak Cehennem’dir. Evet zulüm kadar Allah’ın kahr ve gadabını tacil edecek hiçbir şey olamaz. O’nun intikamına dayanacak kuvvet ve kudret ise hiçbir kimsede yoktur. Allah Teâla ile büyüklük/azamet yarışına kalkışan Firavun ve Nemrutların akıbetleri ortadadır. Allah Teâla her zalimi zelil; kendini büyük gören her mütekebbiri hakir eder, bırakır.
Peygamber efendimiz buyuruyor ki: Mazlumun âhından çekininiz! Çünkü onun âhı ile Allah arasında perde yoktur.
Zulmün çeşitlerini Peygamberimiz (S.A.V.) bildirmiştir:
“Zulüm üç türlüdür:
1.Bir zulüm var ki: Allah onu affetmez.
2.Bir zulüm var ki: Allah onu dilerse affeder.
3.Bir zulüm var ki: Allah onun mutlaka hesabını sorar.
Allah’ın affetmediği zulüm: Şirktir. Çünkü Yüce Allah “Muhakkak ki şirk, en büyük zulümdür” buyurmuştur. (Lokman Sûresi: 13).
Allah’ın affedeceği zulüm: Kulların kendi nefislerine karşı işledikleri zulümdür. Allah ile kul arasındaki işlerde, emir ve yasaklarda yaptıkları hatalardır.
Allah’ın hiç bırakmayıp mutlaka hesabını soracağı zulüm ise, kulların birbirlerine karşı haksızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve zalimleri cezalandırır” (Tefsir-i İbni Kesir: 1/508).
Zalim, Allah’ın hiç sevmediği insandır. Zalimler Kur’an-ı kerim’in ifadesiyle Allah tarafından lanetlenmiş insanlardır: “Biliniz ki, Allah’ın laneti, zalimlerin üzerinedir.” (Hûd Sûresi: 18).
Şunu hiç bir zaman unutmayalım ki “Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı vardır.” Hem mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde olmadığını Allah’ın Resulü (S.A.V.) beyan buyurmuştur:
“Mazlumun yakarışından korununuz. Çünkü onun yakarışının Allah’a ulaşmasına engel olacak hiçbir perde yoktur.” (Muhtar-ül Ehadis: 5).
Bir millet sadece milli kimliğinden uzaklaşmakla değil aynı zamanda zulme sapmak, seyirci kalmak ve alkışlamakla, zalim devletlerle işbirliği yapmak ve onların zulmüne destek olmakla da tarih sahnesinden silinir gider. Haisi şeriflerde buyrulmuştur ki:
“Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” (İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089) “Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder.” (Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih) “Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâmiyet’ten çıkmıştır.” (Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445) “İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.” (Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423)
Yüce kitabımıza göre zalimlere meyletmek bile ateşe girmek için yeterlidir. Cenâbı Hakk bir ayetinede:
“Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hud/113) buyurur.
Başka ayetlerde ise “Biz (şımaran ve güçsüz halka) zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve onların ardından başka kavimler meydana getirdik.” (21 Enbiya: 11.) “Biz, bir memleketi (zulüm, isyan ve taşkınlıklarından dolayı) helak etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış (kendini yeterli görüp Allah’a ihtiyaç duymayan) elebaşılarına (tebliğcilerle ibadet ve itaati) emrederiz, onlar da fâsıklığa saparlar/dinî kuralları çiğnerler. Artık o (ülke)nin üzerine azap sözü hak olur. Derken biz de onu yerle bir ederiz.” (İsra 17/16) . “Nuh’tan sonra nice asırlar(da insanlar)ı helak ettik.”(İsra17/17) Buyrularak zulüm ve kaksızlıkları yüzünden helak olan toplumlara dikkat çekilmiştir.[bk. 22/45; 6/123; 11/116-117; 23/63-64; 34/33-35]
Bir ülkede adaletle hükmedilmezse zulüm ve anarşi ortaya çıkar. O ülkede idarecilere muhabbet ve itaat yerine düşmanlık ve husumet beslenir. Memlekette asayiş ve emniyet kalmaz.
Adaletin hakim olmadığı bir memlekette huzur ve bereket olmaz. Bu bakımdan Cenab¬ı Hak kullarını zulümden men etmiştir.
Adalet toplumun huzuruna ve gelişmesine vesiledir. Yüce Allah, adaletle yaşayan devlet ve milletlere, hak dini üzere olmasalar bile, yardım eder, onları payidar eder. Ünlü Selçuklu veziri Nizamül Mülk Siyasetnamesinde ”Bir melik (devlet başkaını) inkâr ve küfürle ayakta kalır, fakar adaletsizlikle ayakta kalamaz” demiştir.
Tarih nice millet ve medeniyetlerin parasızlık, topsuzluk, tüfeksizlik yüzünden değil adaletsizlik yüzünden yok olduğuna şahittir. Bu duruma dikkat çeken Muzeffer Özak:
“Bir millet, şaref-i İslâm ile müşerref olmuş olsa dahi, eğer zulum ve haksızlık yollarına sapar, zalime yardımcı olur ve ahlaksızlığı alıkşlarsa, o millet mutlaka cezasını görür ve asla beka bulamaz. (yani yaşayamaz) Buna karşılık, kâfir bile olsa hak ve adalatle milletini sevk ve idare ederse, pâyidar olur. Çünkü birincisi kavlen yâni sözde Müslümandır. İkincisi ise fiilen yani icraatıyla müslümandır. Bunun içindir ki, kavlan müslüman olan yıkılır, fiilen müslüman olan beka bulur.” Demiştir. (Envârul Kulub cilt 2, s. 274, Elhac Muzaffer Ozak)
Tarih, topsuzluk, tüfeksizlik ve parasızlık yüzünden değil; maneviyatsızlık, adaletsizlik, ahlaksızlıkları ve milli benliklerini yitirmeleri, başka milletleri taklit etmeleri ve insanlara zulüm etmeleri yüzünden yıkılmış ve yok olmuş nice millet ve devletlere şahittir. Bu konuda üzerinde yaşamış olduğumuz Türk toprağı olan Anadolu, Eti, Firig, Bizans, Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok devlet ve millete mezar olmuştur.
Yüce kitabımızda “Her milletin bir eceli vardır” (Araf/34.) ayetiyle milletlerinde ölümlü olduğuna dikkat çekilerek; “Bir kavm, özlerini değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değiştirip bozmaz” (Rad/11) buyrulmaktadır. Başka ayetlerde ise “Biz (şımaran ve güçsüz halka) zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve onların ardından başka kavimler meydana getirdik.” (21 Enbiya: 11.) “Biz, bir memleketi (zulüm, isyan ve taşkınlıklarından dolayı) helak etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış (kendini yeterli görüp Allah’a ihtiyaç duymayan) elebaşılarına (tebliğcilerle ibadet ve itaati) emrederiz, onlar da fâsıklığa saparlar/dinî kuralları çiğnerler. Artık o (ülke)nin üzerine azap sözü hak olur. Derken biz de onu yerle bir ederiz.” (İsra 17/16) . “Nuh’tan sonra nice asırlar(da insanlar)ı helak ettik.”(İsra17/17) Buyrularak zulüm ve kaksızlıkları yüzünden helak olan toplumlara dikkat çekilmiştir.[bk. 22/45; 6/123; 11/116-117; 23/63-64; 34/33-35]
Adaletin gerek milli tarihimiz gerekse dini tarihimiz boyunca hâkim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta Peygamberler ve onların yolunu izleyen pek çok adil hakanlar, hükümdarlar ve halifeler yaşadıkları dönemlerde ferdî ve içtimaî hayatta huzur ve güven temin etmişlerdir. Her konuda olduğu gibi adaletin uygulanmasında da Peygamber Efendimiz örnek olmuştur.
Peygamberimiz döneminde, Mahzumoğulları kabilesine mensup soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve suçu sabit olmuş, elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının kabilesinden olan bazı kişiler, kadının elinin kesilmemesi için Peygamberimize müracaat etmeye karar verirler. Ancak doğrudan ona bir şey söylemeye cesaret edemedikleri için, Peygamberimizin çok sevdiği, oğlu gibi gördüğü evlatlığı Zeyd b. Sabit’in oğlu Üsame’yi yani torununu araya koyarlar. Sevgilinin sevgilisi ünvanına sahip olan Hz. Üsame, durumu peygamberimize arz eder. Olay karşısında Peygamberimizin tavrı çok sert ve nettir:
Sen kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun?
Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi.

Vallah”, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!
Sonra da emretti, o kadının eli kesildi ve kadın güzelce tövbe etti.

Adalet konusundada peygamber efendimizden sonra akla gelen ilk örnekler Hazret¬i Ömer ve Nuşirevan’dır. Devletlerden de adalet denince akla ilk defa Selçuklular ve Osmanlılar gelir. Yine İslam öncesi dönemlerde kurulmuş olan Türk devletlerinden Hun-Göktürk ve Uygur devletleri adalet ve hakkaniyet bakımından tarihte eşine benzerine az rastlanan devletlerdendir. Bütün dünya tarihinde Hazret¬i Ömer’in adaleti dillere destan olmuştur. Nuşirevan’ın adaleti sayesinde İran Devleti geniş bir imparatorluk haline gelmişti. Gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan toplumları aynı bayrak altında beraber ve huzur içinde yaşatmışlar, ferdi ve içtimai adaleti sağlamışlardır. Selçuklu ve Osmanlıları o yüksek seviyeye çıkaran ve itibar sahibi yapan adalet, insanlara hürmet, ahde vefa gibi birçok meziyetleri vardı. Ancak bunların başında adalet gelir. Bu vasıflar sayesindedir ki, Osmanlılar altı asır boyunca dünyaya hakim olmuş ve hükmetmişlerdir. Adalet mekanizmasını tam olarak işletmişler, bayrağı altındaki muhtelif milletlerin aralarında adalet ve eşitlik esaslarını korumaya gayret göstermişlerdir. Adalet sayesinde kuvvet ve kudret kazanmışlar, hoşgörüde insanlık alemine örnek olmuşlardır. Fethettikleri ülkelere sevgi, barış ve huzur götürmüşlerdir. Selçuklu ve Osmanlı Devletleri milletlerin din ve dillerine ilişmemişlerdir. Kur’an¬ı Kerim’in “Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun….” ayetini kendilerine rehber etmişler, savaş zamanlarında bile adaletten ayrılmamış, düşmanlarına karşı merhametle davranmışlardır. Bu merhametli davranış sayesinde insanların kalplerinde muhabbete dayalı hakimiyetlerini devam ettirmişler ve böylece cihanı kucaklayan ve saltanatları bütün haşmet ve şa’şaasıyla asırlarca devam etmiştir.
İslam öncesi dönemlerde de Türkler arasında adalete ve eşitliğe dayanan bİr düzen vardı. Çünkü Türkler İslamla müşerref olmadan önce de Hz. İbrahim aleyhisselamın dini olan Haniflik dinine benzer Muvahhid karekterli, Allah’ın bir ve tek olduğuna, öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, meleklere, günaha ve sevaba inanan ve savaşları Allah’ın rızasını kazanmak ve dünyaya nizam vermek ve dünyada barışı ve adaleti sağlamak için yaptıklarına inanan bir milletti. Hiç şüphesiz bu inançlar ilâhi kaynaklı oldup ve Türklere Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin varlığına işarettir.
Yapılan araştırmalar, eski Türklerin, inanç itibari ile İslam’a hazır olduklarını, bazı bulaşmalara rağmen “MUVAHHİD-HANİF” kaldıklarını göstermektedir. Bu araştırmalar, Türk milletine adları bilinmeyen yalavaç ve peygamberler gönderildiği gerçeğini ortaya koymaktadır. S. Ahmed Arvâsi’nin ifadesiyle: “Nerede” tevhid “nuruna rastlanırsa orada bir peygamber soluğu dolaşmış demektir.” (S.Ahmed Arvasi Türk İslam Ülküsü 1: 50)
Her kavme, millete bir peygamber gönderildiği ve kavimlere ayrı ayrı gönderilen bu peygamberlerin o kavmin lisanı ile gönderildiği Kur’an-ı Kerim’ de açıkça belirtilmektedir:
“…Hiç bir millet yoktur ki içlerinden cehennem ile korkutucu, uyarıcı bir peygamber geçmiş olmasın.” (Fatır suresi 24. ayet)
“Her kavmin bir doğru yol göstericisi vardır.” (Rad suresi ayet 7)
“Biz her peygamberi apaçık anlatabilmesi için kendi kavminin diliyle gönderdik.” (İbrahim suresi ayet 4)
Araştırmacılar Hz. Nuh’un oğlullarından Yafes aleyhisselamın Türklerin atası olduğuna ve Yafes aleyhissselamında peygamber olduğuna ve Türklerin efsanevi atası Oğuz Han’ın BİR TANRI yolunda uzun yıllar süren savaşlar yaptığına dikkat çekerler. .(M.Niyazi Türk Devlet Felsefesi,178)
. Türkler arasındaki adaleti, huzuru ve barışı düzenleyen ve herkesin uymakla yükümlü olduğu kurallara “TÖRE” denirdi.
Türk toplumunda fiilen yaşayan, hayatın zamanla hukuki-sosyal değer kazanmış davranışlarını içine alan ve genelde “kanun ve hukuk” manasına gelen eski Türk sosyal hayatını düzenleyen “zorunlu” kurallar-normlar bütünü olan törenin amacı: Türk ilinde ve dünyada barışı, adaleti ve refahı temin etmekti.
Eski Türkler kâinatın yaratıcısı olan Allah’a GÖK TANRI / ULUĞ TANRI gibi adlar verirlerdi. Eski Türkçede Gök ve Uluğ kavramları yüce, büyük ve ulu mânalarına gelirdi. Türk töresine göre Yüce Allah insanı “adalet” için, “törenin tatbiki” için hakanlık makamına getirir. “Beylik” yani idarecilik törenin (adaletin ve hukukun) uygulanması için konmuştur. Bu düşünceler Yusuf Has Hacip’in ünlü eseri Kutadgu Bilig’ de şöyle anlatılır:
“Bu beylik mesnedine sen isteyerek gelmedin; onu Tanrı kendi fazlı ile sana ihsan etti.”(beyit 5469)
“Lütuf ederek, sana bu beyliği verdi; ey bilgisi geniş olan insan, buna şükret.” (b. 5470)
“Tanrı seni doğruluk-adalet için bu mevkie getirdi. Haydi, doğru-adil ol ve doğruluk-adalet ile yaşat.” (b.5195)
“Bütün halka karşı merhametli ol, büyüğe küçüğe doğruluk, adalet ile hükmet.” (b. 5197)
“Bu gün herkesin iyi olmasını istersen, kendin iyi ol, ey memleketin büyüğü ” (b. 5200)
“Bütün bulanıklıkları durultmak istersen kendin ruhunu tasfiye et; halk ister istemez durulur.(b. 5201)
“Halk bozulursa, onu beyler düzene koyar; eğer beyler bozulursa, onları kim düzeltir.” (b.5203)
“Sen kendi hareketini doğrult, tavrını düzelt; halkın hareketi kendiliğinden düzene girer.” (b.5204)
Beylerin-hakanların adil, doğru olmaları, kanunları doğru uygulamaları konusunda Kutadgu Bilig’de şöyle dinilir:
“Ey hâkim, memlekette uzun müddet hüküm sürmek istersen, kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın.” (b. 2033)
“Kanun ile ülke genişler ve dünya düzene girer; zulüm ile ülke eksilir ve dünya bozulur.”(b. 2034)
“Beyler gönüllerini temiz tutar ve kanunu tatbik ederlerse, beylik bozulmaz ve uzun müddet ayakta durur.” (b. 2036)
“Halka kanunu, töreyi doğru ve adil tatbik eden bey kıyamet gününde bahtiyar olur.” (b.1374)
“Bak benim tabiatım yana yatmaz, adildir; doğru-adalet eğrilirse kıyamet kopar.” (b. 808)
Araştırmacıların çoğu töreye “kanun” manası vermektedir. Töre sadece kanun değildir; fakat kanunu da kapsar. Sosyal ahlak kuralları, sosyal normlar bütünü, eski Türk devletinde herkesin uymakla yükümlü olduğu yazılmamış yasalar bütünü olan töreye “ilahi bir mahiyet” vererek töreyi ve esaslarını koyan Yüce Tanrı’dır diyenler de vardır. “Kutadgu Biligde Kut ve Töre” adlı eserin yazarı Said Başer, Kutadgu Bilig’de geçen:
“Ey bey, gücün yettiği kadar görevi tatbik et ve kavminin hakkını vermeye çalış. ” (b. 5288)
“Eğer (törenin tatbikinde) kusur edersen Tanrı’dan affını dile.” (b. 5289)
Çünkü “Tanrı kadirdir, adildir; gerçek töreyi koyan, veren O’dur; yarattığı bütün mahlûkata gücü ye ter” (b.3192) beyitlerine dayanarak: “Törede Tanrı ile münasebetli bir mana vardır. Zira kaynağı Tanrı olan kutun töreyi tatbik etmek ve onun hükümleriyle hâllenmek suretiyle kazanıldığı, kuvvetlendiği yukarıdaki misallerle açıklığa kavuşmuş bulunuyor demektedir. (S.Başer: 5 , Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Ankara 1990, Kültür Bakanlığı Yayını) Said Başer adı geçen eserin yedinci sayfasında ise töre için “İLAHİ NİZAM” tabirini kullanmakta ve şöyle demektedir:
” … Töre; sadece hukuk, nizam, devlet düzeninde uygulanacak kaideler manzumesi demek değildir. Bu manaları, asıl manasından doğan ikinci derecedeki manalarıdır. Törenin ikinci derecedeki bu manaları, günümüze kadar halk arasında muhafaza edilebilmiş şeklinden ibarettir. Halbuki törenin asıl manası “Tanrı’nın koyduğu nizam” demektir. Töre ilahi nizam olduğu için Tanrı, kendi nizamına uyan kişiye kut vermekte, yani onu kendisine yakınlaştırmakta, töre istikametindeki davranışlarının mükâfatı olarak ihsanlarıyla taltif etmektedir.” (S.Başer,7) Aynı yaklaşımı Ziya Gökalp’ te de görmekteyiz. Türk adının “töre- türe” ile yakın bir ilgisinin bulunduğunu belirtin Gökalp, “Türk kelimesinin manası töreli yani töre dinine salik demektir.” Demektedir. (Z. Gökalp, Makaleler III sayfa: 96, Ankara 1977)
Sürekli olarak kendini yenileyen ve zamana uyum sağlayan törenin bunun yanında değişmez temel prensipleri vardı. Bunlar: Köni’lik (adalet), Uz’luk (iyilik), Tüz’lük (eşitlik), kişi’lik (insanilik, üniversallık) tı. “Bu töre-kanun koyan beyler hayatta bulunmasalardı, Tanrı yedi kat yer in nizamını-düzenini bozmuş olurdu” “Adalete dayanan töre – kanun- bu göğün direğidir; töre bozulursa, gök yerinde durmaz”(KB. 3463- 3464. b.)
Her hangi bir bey halka kanun vermez, halkı korumaz ve halkın serveti kapanın elinde kalırsa, o halkın içine ateş atılmış olur; memleketi bozulur ve hiç şüphesiz beyliğin temeli yıkılır.” (K.B. 2136. 2137. b.) Yani beyler yolsuzluklarla gereken mücadeleyi vermeli ve ülkede asla yolsuzluk olmamalıdır.
Türk’ün hayat felsefesinde zulüm ve adaletsizliğin yeri yoktur. Adaletsizlik aynı zamanda en büyük zulümdür. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk Siyaset namesi’nde: “Melik (devlet başkanı) inkar ve küfür ile ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz.” (El Siyaset name: 35) der. Beyler zorbalıktan kaçınmalı ve herkesten önce töreye uymalıdırlar; Çünkü: “Zor kapıdan girerse, töre bacadan çıkar” ve memlekette bütün düzen bozulur.
İslâm alimleri ve tarihçileri Selçuklu Türklerinin hizmetlerini iyilik ve yardımseverliklerini ve adalet anlayışlarını anlata anlata bitirememişlerdir. Bunlardan Hamdullah Kazvini İslam hanedanları arasında bir mukayese yaparken : “İslam hanedanlarının çoğu bir ayıp ile malüldür. Emeviler, Haricilik ve zındıklık ile, Abbasiler itizal (ehl-i sünnetten ayrılmak ve Mu’tezile olmakla), Gazneliler ve Harezmşahlar menşeyleri dolayısı ile kusurludurlar. Halbuki Selçuklular bütün bu illetlerden pak, temiz ve dindar Müslümanlardır. Halka şefkat bunların mümtaz vasıflarıdır.(O. Turan 1: 106) demektedir. Gerçekten o yıllarda Selçuklu Türkiyesi’nden “ŞEFKAT DİYARI” diye söz edilirdi.(O. Turan 1: 109)
X. asır Arap coğrafyacılarına göre başka memleketlerde zenginler paralarını şahsi zevk ve eğlencelerine, hatta kötü işlere harcarken Türkistan halkı servetlerini hayır işlerine, Allah ve din yolunda cihada harcıyorlardı. İbni Havkal Türkistan’ın İspicap (Sayram) şehrinde “ribat” adı verilen “1700” vakıf olduğunu nakleder. (O. Tuçran 1: 154)
Yine Arap tarihçilerinden İbni Hassül, Tuğrul Bey sayesinde yer yüzünün adalet bulduğunu belirtir ve Türk hakanına itaat etmek her Müslüman’a farz olmuştur. (M. Doğan: 105) der. Tuğrul Bey’in yerine geçen Sultan Alparslan’dan Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar “ADİL SULTAN” diye söz eder.(M. Doğan : 113)
Melikşah da aynı yolu takip etmişti. Bir yere asker çıkardığı ve sefere gidildiği zaman, münadiler (çığırtkanlar-ilancılar) : “Eğer bir kimse bir kimsenin bir avuç samanını veya bir yumurtasını parasız alırsa, o onun kanı karşılığındadır. Kendisini öldürülmüş bilsin.” (M. Doğan : 113) diye bağırırlardı.
“Selçuklular ve Osmanlılar zamanında yapılan muhteşem kervansaraylarda, yolculara zengin fakir, Müslüman, Kafir farkı gözetilmeden eşit muamele yapılır, kendilerine ve hayvanlarına karşılıksız bakılırdı. Hastaların tedavisi yapılır, ilaçları da karşılıksız verilirdi. Bu kervansaraylarda yolcuların kültür ihtiyaçlarını karşılamak için kütüphaneler de kurulmuştur. Böylece Türk ülkelerine gelen Müslim-Gayri Müslim her çeşit yolcu ve tüccarlar bir kuruş harcamadan aylarca seyahat ederlerdi. Konu ile ilgili bilgiler veren el-Omari Türkiye’nin “Selçuklular zamanında cennet gibi ” olduğunu anlatır. İbni Batuda da Anadolu Türkleri ve Ahilerin misafirperverliği ve cömertliği hakkında bilgiler verirken Türkiye’nin bir “ŞEFKAT DİYARI” olarak tanındığını yazar. Aslında Kaşgarlı’ya göre “akı”,”ahi” kelimesi de cömert manasında kullanılıyordu.( O.Turan 1: 109)
Osman Gazi oğlu Orhan Gazi‘ye, “Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir“
Osmanlı padişahları da Oğuz Han gibi savaşı Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun adını Cihana hâkim kılmak “İ’lâyı kelimetullah” için yapıyorlardı.
Küfre karşı akınlarla yetişip, yiğitliği, cesareti, bilgeliği ve İslamiyet’e olan sadakati ile meşhur olan Osman Gazi 1326 yılında 70 yaşında hastalanmış ve hasta yatağında Bursa’nın fethine giden oğul Orhan Gazi’den müjde bekliyordu. Hasta yatağında Bursa’nın fetih müjdesini alan Osman Gazi, kendisinden sonra gelecek olan bütün Türk hakanlarına ve idarecilerine birer siyasi vasiyetname özelliğinde olan şu tarihi vasiyetnamesini Oğlu Orhan Gazi’ye yapmıştır:
“Tanrı buyruğundan gayrı iş işlemeyesin, bilmediğini din ulemasından sorup öğrenesin, iyice bilmeyince bir işe başlamayasın, sana itaat edenleri hoş tutasın ve askerine in’amı ihsanı eksik etmeyesin ki insan ihsanın kulcağzıdır. Zalim olma, âlemi şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet eyle ki şeriat-din işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve sahip olduğun malına güvenip gurur getirip şeriat-din ehlinden uzaklaşma; Bizim mesleğimiz Allah’ın yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana yakışan da budur…” Gerek bu vasiyetname gerekse daha önce verdiğimiz Şeyh Ede-Balı’nın Osman Gazi’ye vasiyetnamesindeki “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözleri Türk devlet ve Türk hayat felsefesini göstermek bakımından takdire şayandır.
1326 yılında Bursa’yı kuşatıp şehri savaşmadan teslim alan Orhan Gazi’nin içeridekilere, “Bunca servetiniz varmış neden teslim oldunuz?” şeklindeki sorusuna Bursa Rumları’nın verdiği cevap, Osman Gazi’nin şahsında Türklerin nasıl adil bir idare kurduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir;
“Servetin bize faydası olmadı. Senin baban nice zamandır Bursa’nın köylerini zaptedip bağladı, onlar rahat ve emniyet içinde yaşarlarmış. Biz de onların rahatlığına heves ettik.” (E.Güngör: 185) Bursa halkının Türk idaresini tercih etmeleri daha sonraki yıllarda 1453 yılında, “İstanbul’da Kardinal külahı görmektense Türk sarığını tercih ederiz” diyecek olan Bizanslıların ve İstanbul fethinin habercileri idi.
Türkler ele geçirdikleri ülkelere, Avrupalılar gibi; o ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek ve halkı fakirleştirmek için değil, halkı zenginleştirmek ve nizamı sağlamak amacıyla yerleşirlerdi. Bu durumu ilahi bir görev sayarlardı. Fethedilen bölgelere camiler, hanlar, hamamlar, aşevleri, kervansaraylar, yollar, köprüler, çeşmeler, şifa haneler, medreseler yapılırdı. Amaç yıkmak, yok etmek değil, yaşatmaktı. Bu durumu Türklerin Dini Tarihi adlı eserinde M. Baudier şöyle açıklar:
“Türkler merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta Hıristiyanlara da üstündürler.” (C. Yalçın, Sahip Olduğumuz Miras: 48)
Fransız tarihçi de aynı konu ile ilgili olarak:
“Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.” (C.Yalçın:50) demektedir.
Ünlü tarihçi Arthur Gibbons da “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu” adlı eserinde şöyle der:
“….Şu bir gerçektir ki, Türkler yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken din hürriyeti fikrini temel taşı olarak koşmuş bir millettir. Sürekli Yahudi ve Hıristiyan tazyiklerine mukabil, Türklerin Balkanlar’a girmesinden sonra Gayrimüslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.(C.Yalçın: 44)
Hz Peygamberin “İstanbul mutlaka fetih olunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden emir-sultan ne güzel emirdir-sultandır” başta olmak üzere çok sayıda hadisinde hedef gösterdiği ve fethinin müjdesini verdiği İstanbul 29 Mayıs 1453 günü Türklerin eline geçmişti. İstanbul’un fethi ile bin yıllık Bizans tarihin derinliklerine gömülüyor, İslam’ın sekiz yüz yıllık ülküsü gerçekleşiyor; Türk Cihan Hakimiyeti’nin-Nizamı Alemin yeni ve parlak bir devri başlıyordu. Padişahım çok yaşa! , Padişahım çok yaşa! Sesleri arasında şehre giren Fatih “Allah’ın Ordusu” ve “İslâm’ın Askeri” olmak şerefine erişen gazilere şöyle sesleniyordu:
“Ey kahraman mücahitler! Allah’a hamdü senalar olsun. İşte bundan böyle sizler Kostantiniyye fatihlerisiniz. Hz. Peygamberin, Kostantiniyye şehri elbette feth olunacaktır. Onun fethine muvaffak olan hükümdar, ne güzel hükümdar ve askerleri de ne kahraman askerlerdir” buyurduğu ve lisan-i Peygamberin şereflendirdiği şerefli askerler siz oldunuz. Gazanız mübarek olsun. Zinhar çocukları, din adamlarını, sizinle harp etmeyen insanları öldürmeyin, kadınlara dokunmayın, Peygamberin size layık gördüğü şerefin ehli olasınız.” (Z.Kitapçı, 2. cilt: 146 )
Hz İsa’nın ruhaniyetine sığınan ve Meryem Ana’nın gelip kendilerini kurtarmasını bekleyen halk Ayasofya’ya doluşmuştu. Meryem Ana yerine karşılarında Fatih’i buldular Ayasofya’ya giren Fatih onlara elleriyle susmalarını emretti ve şöyle dedi:
“Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki; Bu günden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.” (M. Doğan:181) dedi ve Hıristiyanlara Bizans döneminde görmedikleri derecede bir din hürriyeti tanıdı. Fatih, tarih boyunca sahip oldukları topraklarda din ve vicdan hürriyetine son derece saygı gösteren bir milletin evladı olarak Ortodokslar’a da aynı şekilde muamele etti.
“Fatih İstanbul’u aldıktan bir kaç gün sonra Papaz Gennadios’u bir dost olarak, huzuruna davet etti; ona geliş ve dönüşünde tantanalı merasimler yaptı. Kendisine verdiği imtiyaz fermanı ile onu patrik tayin etti; patriğe bir at ve bir de murassa patriklik asası ve alametleri hediye etti. Patrikhaneye dini ve kültürel tam bir hürriyet bahşeyledi. Böylece Bizans tarihinde imparatorların emrinde, çoğu zaman, bir siyasi vasıta olarak kullanılan Patrikhane, ilk defa olarak, Türk idaresinde muhtariyete kavuşuyordu. Fakat daha mühimi Rumların dinlerini Katolik papaya satmaktan kurtulmaları idi. Rumlara göre Avrupalılar barbar, zalim ve dinlerine göz dikmiş ve Hıristiyanlıktan çıkmış insanlardı. Avrupalılar da Bizanslıları, Rafızî, hilekâr ve Hıristiyanlığa hıyanet etmiş sayıyorlardı. İki mezhep arasındaki bu kadim düşmanlık Dördüncü Haçlı seferindeki Latinlerin İstanbul’u, Bizans’a ait bir takım sahilleri işgaliyle artmıştı.” (O.Turan 2: 63) Bu gün Türk milleti aleyhinde birçok faaliyetlerde bulunan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, Katolik Avrupa’nın baskısından ve zulmünden Türkler sayesinde kurtulmuş ve muhtariyet kazanmıştı.
Hıristiyanlar kendi aralarında bile birbirlerine göstermedikleri dini hoşgörüyü Türklerden görünce İstanbul’dan kaçanlar tekrar memleketlerine dönmeye can attılar. “Tarihçi Lamartine’nin tabiriyle bir kaç ay içinde İstanbul’a Türklerden fazla Rumlar üşüştü.” (M. Doğan: 194) O tarihlerde Hıristiyan Avrupa’da Engizisyon mahkemelerinde binlerce insan hayvanlar gibi boğazlanıyor ve diri diri yakılıyordu.
İşte gerek kültürümüz ve töremiz gerekse yüce dinimiz bize ister Müslüman isterse Gayrı Müslim olsun insanlar arasında adaletle hükmetmemizi ve emanetleri ehline vermemizi emretmekte ve zulümden uzak durmamızı emretmektedir.
Hakkın hak sahibinin değil, güçlünün olduğu, güçlünün zayıfı ezdiği ve insanın insanı öldürdüğü ve bunun için en büyük yatırımların yapıldığı bir dünyada bu günkü görüntüsüyle insanlık, insan olmaktan çok öte, ilkel ve gelişmesini tamamlamamış bir yaratık görüntüsü vermektedir.
Yüce Allah’ın “En güzel biçimde ve kıvamda yarattım”; “Yaratılmışların en şereflisi “ Eşref-i mahlûkat” yaptım dediği insan ve insanlık için ve kan ve göz yaşının akmadığı, insanın insanı ve bir devletin bir başka devleti sömürmediği, hak sahibinin hakkını aldığı, bir dünyanın kurulmasında millet olarak bizim de yapacağımız çok şey vardır. Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren “Dünya Nizamı” nı ve “Dünya Barışını“ hedeflemiş bir millet olarak bu tarihi misyonumuza tekrar sahip çıkmak zorundayız. Ben Türk milletinin bu işin öncülüğünü edeceğine yürekten inanıyorum.
Cenâb-ı Hak, iman edip salih amel işleyenlere, imanları ve salih amellerinin karşılığı olarak yeryüzüne mutlaka egemen kılacağını vaad etmekte ve Nur suresi 55. ayette şöyle buyurmaktadır:
“Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaade bulunmuştur.” Yüce Allah’ın izniyle, Türklüğün ve Türk Dünyasının önderliğinde hak sahibinin hakkını aldığı, kan ve gözyaşının akmadığı ve Cenabı Allah’ın adının hâkim olduğu bir dünyayı şimdiden görür gibi oluyorum. “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.” (Âl-i İmran 3/139)

KAYNAKLAR
Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir.

Prof. Dr. Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1988

Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi, cilt I ve II, İstanbul 1969.

Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, çeviri: Reşit Rahmeti Arat, Ankara 1988

Mehmet Doğan, Kur’an’ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İstanbul 1978

Cavit Yalçın, Sahip Olduğumuz Miras, Eylül 2002

Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, 3. baskı Konya 1996

Said Başer, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Ankara 1990, Kültür Bakanlığı Yayını

Mehmed Niyazi, Türk Devlet Felsefesi İstanbul 1993