Muharrem GÜNAY: 3 MAYIS 1944 TÜRKÇÜLÜK OLAYLARI

3 MAYIS 1944’TEN 3 MAYIS 2013’E
MUHARREM GÜNAY SIDDIKOĞLU

Türk Milliyetçiliği hareketinde önemli günlerden ve dönüm noktalarından birisi de 3 MAYIS 1944 TÜRKÇÜLÜK OLAYLARI’ dır. 3 Mayıs Türkçülük Olayları üzerinden 69 yıl geçmiş olmasına rağmen, 3 Mayıs 1944’ü doğuran şartlar canlılığını ve sıcaklığını korumaktadır.
O gün de başta Rusya olmak üzere yabancılara şirin görünmek isteyen, onlardan emir ve icazet almak peşinde olan bir idare vardı bu gün de ülkemizi yabancılardan emir ve icazet alan bir iktidar tarafından yönetilmektedir. Bu iktidarın hükümet etme anlayışı tam bir teslimiyetçiliğe ve Türk düşmanları ile işbirliğine dönüşmüştür. Tıpkı 3 Mayıs 1944 olaylarında olduğu gibi “TÜRKLÜK ve MİLLİYETÇİLİK” suç olarak görülmektedir.

Tek Devlet Tek Millet Tek Dil ve Tek Vatan Anlayışı

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, “Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey değildir”, “Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir”, ” Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene !” gibi daha nice sözlerin sahibi olan M. Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde, tarihte GÖK TÜRKLER’den sonra ilk defa “TÜRK” adıyla bir devlet kuruluyordu. Yeni kurulan bu devletin kuruluş felsefesini ve temelini “TÜRKLÜK ŞUURU – TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ve TÜRK KÜLTÜRÜ” oluşturmuştur. Tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak esasına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düşüncesine ve “TAM İSTİKLAL” anlayışına dayanan yeni cumhuriyet ve cumhuriyetin kuruluşundan önce verilen MİLLİ MÜCADELE sadece Türk milletini esaretten kurtarmakla kalmamış aynı zamanda nice mazlum milletlerin örnek alarak istiklallerine kavuştuğu emperyalizme karşı verilen örnek bir mücadele hareketi olmuştu. Bu durumu Şair BEHCET KEMAL ÇAĞLAR şu şekilde ifade eder:
“Doğrulup gürlüyorsun yeryüzünde yeniden
Her silkinen, kalkınan, kurtulan ulusla sen
Tıpkı ilk sesin gibi Samsun’dan Amasya’dan
Son sesin yükseliyor Afrika’dan, Asya’dan ”

Türkiye’deki Türklük şuuruna ve Tam Bağımsızlık anlayışına dayanan Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti devleti Endenozya’dan Tunus’a, Hindistan’dan Pakistan’a pek çok kardeş milletin bağımsızlık mücadelesine örnek olmuştur.

Atatürk’ten Sonra Sapmalar Başladı

Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra Milli Şef İNÖNÜ döneminde devletin kuruluş felsefesi olan Türkçülük ve Türk Milliyetçiliğine ve Atatürk’e kaşı bir düşmanlık kampanyası başlatılmıştır. İnönü’nün Cumhurbaşkanı oluşuyla birlikte Atatürk’ün resimlerinin Türk parasından ve devlet dairelerinden indirilip mahzenlere kaldırılması bu düşmanlığın ilk belirtileridir. Bu düşmanlık 1944’lerde devleti kuran iradeye fikre yani TÜRKÇÜLÜĞE karşı bayrak açılarak kendisini iyice göstererek doruk noktasına ulaşmıştır.
Hatırlanacağı üzere, 1940’lı yıllar, İkinci Dünya Savaşının yeni bir aşamaya girdiği ve ülkemizde iç ve dış kaynaklı oyunların oynandığı dönemlerden biridir.
Bir taraftan savaşın karşıt cephelerini oluşturan batılı devletlerin, diğer yandan Komünist Sovyetler Birliği’nin çeşitli baskı ve yönlendirmelerine maruz kalan Türkiye, içerde de Milli Şef İNÖNÜ’nün baskıcı dikta rejimi altında yokluk ve sefalet içinde yaşamaktaydı. Ruslara şirin görünmek amacında olan İdarenin de müsamaha ve hatta teşvikleri ile bölücü ve komünist faaliyetler iyice artmış, devlet kurumlarında yoğunlaşan sol ve materyalist kadrolaşma ülkemizi farklı boyutlara götürebilecek bir boyut ve hız kazanmıştı.
İşte böyle bir zamanda kararlı ve ilkeli bir grup Türk Milliyetçisi aydın, rejimin tüm baskılarına ve dayatmalarına rağmen, tehlikeli gidişe dur demek için kamuoyuna ve devlete bir takım uyarılarda bulunmuştur. Büyük dava ve fikir adamı Nihal ATSIZ’ın önderlik ettiği ve rahmetli liderimiz Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in de içinde yer aldığı bu aydın hareketine duyarlı Türk Gençliği hem de asil Türk Milleti destek olmuş; böylece o güne kadar sadece kültürel alanda ve fikri boyutta faaliyet gösteren Türk Milliyetçiliği hareketi, fikir akımı hüviyetinin yanında, siyasi ve sosyal bir hareket özelliği kazanmıştır.

Aydın ve Medya İhaneti

İkinci Dünya Savaşı olanca hızıyla sürerken, Türkiye’yi idare edenlerin duruş ve tutumu da savaşın seyrine göre değişiyordu. Savaşta Almanlar başarılı iken, iktidar Almanlardan yana tavır koyuyor, Almanların hezimeti ile birlikte bu tavır Ruslardan yana dönüyordu.
O zamanki Türk medyasının bu günkünden pek farkı yoktu. Cumhuriyet Gazetesi NAZİ ALMANYA’sından, ULUS GAZETESİ ise KOMÜNİST SSCB’den yana yayın yapıyordu. Cumhuriyet Gazetesinin sayfalarını Hitlerin, Ulus Gazetesinin sayfalarını ise İNÖNÜ ile STALİN’in birlikte çekilmiş resimleri süslüyordu.
Bu günkü medyanın ve aydınların çoğunluğunun o günkü medyadan ve aydınlardan farkı kalmamıştır. Dışardan ve bölücü güçlerden ve Türk düşmanlarından beslenen, emir ve icazet alan bu sözde aydınlar ve medya Türk devletini ve milletini yok etmek için olanca güçleriyle çalışmaktadırlar.

Ben Türkçüyüm Diyen Bir Başbakan

Günümüzde nasıl ki Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığını söyleyen bâzen de herkesten daha çok milliyetçi olduğunu söyleyerek milliyetçiliği istismar eden bir başbakan varsa o günde Türkçü olduğunu iddia eden bir başbakan vardı.
Başbakan ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU, işte o günlerde, durup dururken, TBMM’de bir konuşma yaparak. “BEN TÜRKÇÜ BİR BAŞBAKANIM… TÜRKÇÜLÜK BİZİM İÇİN KÜLTÜR MESELESİ OLDUĞU KADAR BİR KAN MESELESİDİR.” deyivermişti.
Şimdi burada sözü olayları bizzat yaşamış olan merhum liderimiz TÜRKEŞ’e verelim. Başbuğumuz “1944 Milliyetçilik Olayı” adlı eserinde gelişmeleri şöyle anlatır:
“Saraçoğlu’nun bu demecinin dışında o günün devleti her alanda ırkçı bir tutum içindeydi. Asker ve sivil yatılı okullara alınacak öğrencilerin Türk ırkından olması şartı gazetelerde yayınlanan okula giriş şartları arasında en başta yer alıyordu. O günlere ait gazete koleksiyonlarını karıştırarak resmi ilanları gözden geçirmek bunu anlamak için yeterlidir. Ayrıca üniversitede okutulan “İnkılâp Tarihi Dersleri” ve “Atatürk İhtilali” adıyla yayınlanmış olan Mahmut Esat BOZKURT’ un kitabı da ırkçılığa ait pek çok açık ifadeler taşımaktadır. Mesela üniversitelerde ders kitabı olan İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı devrinde devamlı bir şekilde okutulmuş bu kitabın 446. ve 447. sayfalarında şunlar yazılıdır:
“Bir ihtilal hangi millet hesabına yapılırsa, mutlaka onun öz evlatlarının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır. Mesela Türk İhtilali öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız şartsız.”
“Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları geçince o devlet inkıraz bulur. Yani millet istiklalini kaybeder. Misal mi istersiniz? İşte Abbasiler, işte Endülüs, işte Osmanlılar…
Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türkten başkasına inanmayacağız.”
Yine aynı eserin 191. sayfasında, Atatürk’e ait olan “Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına imanım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım.” gibi cümleler vardır….

Nihal Atsızın İki Mektubu

Bu sırada Hasan Ali YÜCEL Milli Eğitim Bakanı bulunuyordu. Memlekette ise teröre ve baskıya dayanan dikta rejimi bütün şiddetiyle hüküm sürmekteydi. Bayramlarda bütün şehirlerimizin sokaklarına ” Tek Parti, Tek Şef, Tek Millet ” gibi vecizeler taşıyan dövizler asılıyordu. İşte bu hava içinde bir çok komünistler ve solcular yüksek makam sahiplerinin çeşitli zaaflarını kullanarak üniversitelere, okullara ve önemli müesseselere sızmışlardı. Başbakan Şükrü Saracoğlu da TBMM’de yapmış olduğu konuşma ile “Ben Türkçü bir Başbakanım. Türkçülük bizim için bir kültür meselesi olduğu kadar, bir kan meselesidir.” demişti.
Tıpkı bu gün olduğu gibi ülkesini ve milletini seven aydınlar gidişata seyirci kalmadılar.
Tanınmış Türk düşünürü şair ve yazar Nihal ATSIZ bu sıralarda Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmeni bulunuyordu ve ORHUN dergisini yayınlamaktaydı. Milliyetçi bir dergi olan ORHUN, başbakanın bu milliyetçilik anlayışına kayıtsız kalmadı.
Ve Nihal ATSIZ, Şükrü SARACOĞLU’na hitap eden iki açık mektup yayınladı.
Pek dikkate değer olan ve bir devre, tarihi notunu veren bu iki mektup, hiç unutulmaması gereken iki önemli vesikadır. Bu mektuplarda sayın Nihal ATSIZ, Şükrü SARACĞLU’na özet olarak şunları söylüyordu:
“Memlekette açıktan açığa komünist propagandası yapan dergiler çıkarılmaktadır. Bu dergiler Milli Eğitim Bakanlığı’nın emri ile ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde, Devlet Konservatuarında daha başka birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen, bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır.”
Nihal ATSIZ açık mektubunun bir tarafında da şu ifşaatta bulunuyordu:
“Bursa cezaevinde hüküm giymiş bir suçlu olarak bulunan Nazım Hikmet’e Milli Eğitim Bakanlığı tarafından el altından paralar verilmektedir. Bir vatan haini olduğu bilinen Sabahattin ALİ, Ankara’da Devlet Konservatuarında öğretmendir. San’at adamı olarak yetiştirilecek gençler bu adamın tesir dairesi içine âdete zorla sokulmuş gibidirler.”
Korkunç bir ifşaattı bu…
Milli Eğitim Bakanı kendi bakanlığının hariminde dönen bu dolapları, çevirilen entrikaları bilmiyormuydu?
Nihal ATSIZ da işte mektuplardan birini bu mukadder soruyu ortaya atarak bitirmişti:
“Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ya bunları bilmiyor, görmüyor… O halde akıl kabul etmez derecede büyük bir gaflet içinde bulunmaktadır. Yahut bilerek, görerek bu işleri yapmaktadır ki, bu takdirde kendisi de ihanet halindedir…”
“Öyle de olsa böyle de olsa, her iki ihtimal içinde de mütalaa edilse, Hasan Ali Yücel’in bu durumu bir bakan için müsamaha edilecek, affolunacak bir durum değildir.”
“Hasan Ali Yücel, ya derhal bu vazifeden alınmalıdır yahut kendisi daha vatansever bir jest göstermeye davet edilmeli, hemen istifa etmesi istenmelidir.” (A.TÜRKEŞ, 1944 MİLLİYETÇİLİK OLAYI, sayfa 30-31 Kamer Yayınları 1992 )
Orhun Dergisi Başyazarı ATSIZ elbette doğru yolda idi ve doğru söylüyordu. Bu satırları büyük bir vatanseverlik duygusu içinde yazdığı belliydi.
Mektup, Ankara’da çok büyük bir ses getirdi. Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kadar geçen yirmi bir yılı içine alan zaman diliminde bir bakan hakkında böylesine aleni suçlamaların yapıldığı ne görülmüş ne de işitilmişti.
Mektuplar, “Ben Türkçüyüm, ırkçıyım” diyen bir Başbakanı da sarsmıştı. Fakat asıl sarsılan İnönü olmuştu.

ERDOĞAN’IN PKKLILARA ARKA ÇIKTIĞI GİBİ İNÖNÜ’DE KOMÜNİSTLERE ARKA ÇIKMIŞTI

Bu günkü iktidarın Ülkücülere göz dağı verdiği, MHP lideri Devlet BAHÇELİ’ye fezleke hazırlattırıp yargıyı baskı altına aldığı gibi o günkü iktidar da aynı şeyleri yapmaya başlamıştı.
O zamanın şartlarında Türkiye’de bir dikta rejimi kurmuş olan İNÖNÜ VE İNÖNÜ Türkiye’sinde bakanları tenkit veya takdir etmek kimin haddine düşmüştü. Bu iş ancak Milli Şef İnönü’nün hakkıydı. Hasan Ali YÜCEL, öyle ahım şahım, tahsilli, bilgili bir adam olmamasına rağmen İnönü’nün gözüne girmiş ve kendini sevdirmişti.
Saraçoğlu, “Ben Türkçü bir başbakanım” dese de tıpkı R. Tayyip ERDOĞAN gibi İnönü’nün ve kadrosunun da Türk milliyetçilerine sıcak bakmaları beklenemezdi. Hasan Ali YÜCEL, Başbakan SARAÇOĞLU, Saraçoğlu’da Milli Şef İNÖNÜ ile görüştü, Türk Milliyetçilerine karşı uygulanacak strateji tespit edildi. Hükümet olaya doğrudan müdahale etmeyecek ve Sabahattin ALİ, kendisini vatan hainliği ve komünistlikle suçlayan ATSIZ’ı mahkemeye verecekti. Ne hazin bir tecellidir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca Cumhurbaşkanı ve Milli Mücadele Kahramanı İNÖNÜ, Başbakan SARAÇOĞLU ve devletin Milli Eğitim Bakanı Türkçülere karşı bir vatan haini ile işbirliği içine girmişti. Sabahattin ALİ’nin avukatlığını Rusya’ya methiyeler düzen Ulus Gazetesinin hukuk müşaviri Falih Rıfkı ATAY yapacaktı.
Atsız, mahkemeye verilmişti. Ardından, Hasan Ali YÜCEL, İsmet İNÖNÜ’den aldığı emirle ATSIZ’ı Boğaziçi Lisesi’ndeki Edebiyat öğretmenliği görevinden aldı. Bakanlar Kurulu Kararı ile de ORHUN dergisi kapatıldı.

BU GÜNKÜ GİBİ O GÜNDE GENÇLİK AYAĞA KALKMIŞTI

ATSIZ-SABAHATTİN ALİ davasının ilk duruşması Ankara’da 26 Nisan 1944 günü yapılacaktı. ATSIZ, trenden Ankara garına inmişti. Kalabalık bir üniversite gençliği garda ATSIZ’ı bekliyordu. ATSIZ, çiçeklerle karşılandı, omuzlara alındı. ATSIZ, sevgi gösterileri arasında bir otele yerleştirildi. Otel, bir süre sonra polis birlikleri tarafından kuşatılmıştı. Ankara’da olan bitenden korkan İNÖNÜ’nün emriyle ordu birlikleri olağan üstü önlemler aldı. Atsız’ın otele yerleşmesinden sonra üniversiteli gençler, ” KAHROLSUN KOMÜNİSTLER “, “YAŞASIN ATSIZ” sloganları atarak yürüyüşe geçtiler. Sabahattin ALİ’nin kitapları Ulus Meydanı’nda yakıldı.
İlk duruşma 26 Nisan 1944 günü yapılmış, mahkeme salonu üniversiteli gençler tarafından doldurulmuştu. Duruşma öğleden sonraya ertelendi. Savcı iddianameyi okudu ve taraflara söz verdi. Atsız son derece ciddi ve bir Türk Milliyetçisine yakışan bir duruşla sözlerini bir kurşun gibi ağır ağır söylemeye başladı:
“Bir vatanperver olarak Türkiye’nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarken, vatanseverler her türlü darbeyle saf dışı edilmek istenmektedir…” diyordu. ATSIZ’ın yaptığı savunma bir savunmadan daha çok bir suçlamaya benziyordu.
Hâlbuki Atatürk “Türk Milletine vasiyet ederim ki başına geçireceği insanların kanındaki cevheri asliyi tayin etmekten bir an fariğ kalmasın” demiş; devlet kademelerine getirilecek idarecilerin iyi seçilmesini ve Türk soyundan olmasını vasiyet etmişti. İnönü döneminde ise vatan hainleri ve komünistlikleri tescillenmiş insanlar önemli mevkilere getiriliyordu.
Dava 3 Mayıs 1944 gününe ertelenmişti.
Ankara’da yaşanan bu olaylar halkı derinden etkilemişti. Herkes Saraçoğlu’nun da H. Ali YÜCEL’in de birer kukla olduğunu emirleri bizzat İNÖNÜ’nün verdiğini biliyor ve söylüyordu. Halk:
— Mutlaka emirleri İnönü vermiştir.
— İnönü, Nazım Hikmeti’i hapishanede besletiyormuş ha!
— Sabahattin ALİ’yi konservatuara İNÖNÜ koydurmuş… Şeklinde konuşuyordu.
Bu dedikodular başta İNÖNÜ olmak üzere Hükümeti ve yandaşlarını rahatsız ediyordu.
Nihayet o, 3 Mayıs 1944 tarihi gelip çatmıştı.
Bu sefer sayı daha da artmıştı. Binlerce üniversiteli genç Ankara sokaklarındaydı. Ankara sokakları “KAHROLSUN KOMÜNİSTLER” sloganları ile inliyordu. İNÖNÜ ve Tek Parti İktidarı ne yapacağını şaşırmıştı. Ankara’da yetkililer toplantı üstüne toplantı yapıyor, hükümetin yok olan itibarını yeniden kazandırmak için neler yapılması gerektiğini tartışıyorlardı. İnönü sonunun gelmesinden korkuyordu ve emir üstüne emirler veriyordu. Ankara adliyesinin önünü hınca hınç dolduran gençler ” Kahrolsun Komünistler ” diyerek ortalığı çınlatıyorlardı. Yıllardır Tek Parti iktidarından rahatsız olan halk ve gençler bu rahatsızlıklarını açığa vurma fırsatı bulmuşlardı. İktidara halkın ve gençliğin gücünü göstermek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.
Gençlerin duruşma salonuna alınmamaları bardağı taşıran son damla olmuştu. Polislerin de tavrı birden değişmişti. Coplarına sarılan polisler acımasızca gençleri dövmeye başladılar. Kafaları yarılan ve kan içinde kalan gençler neye uğradıklarını anlamamışlardı. 3 Mayıs günü Başbakan Saraçoğlu ile görüşmek isteyen öğrencilerin bu isteği kabul edilmemiş; bu gençlerden 165’i gözaltına alınmış daha sonra serbest bırakılmıştır.
Mahkeme duruşmayı 9 Mayıs tarihine ertelemişti. Sabahattin Ali saatlerce beklediği mahkeme salonundan akşam karanlığında götürülmüştü. ATSIZ ise oteline dönmüştü.
Oteline dönen mahkemenin tutuklamadığı ATSIZ’ı polisler tutuklamış aynı saatlerde ATSIZ’ın İstanbul’daki evi didik didik aranmıştı.

BU GÜN OLDUĞU GİBİ BASKILAR VE TUTUKLAMALAR BAŞLAMIŞTI

Olayların boyutu gittikçe büyüyordu. IRKÇI ve TÜRKÇÜ olduğunu iddia eden Hükümet 18 Mayıs 1944 günü yayınladığı bir bildiri ile, Atsız ve arkadaşların “IRKÇILIK VE TURANCILIKLA ve HÜKÜMETİ DEVİRMEYE ÇALIŞMAKLA” suçluyordu. İlk anda 14 asteğmen tutuklanmış ve 250 Harbiyeli hakkında soruşturma açılmıştı. Tıpkı bu gün terörle mücadele etmiş bir çok şerefli Türk subayının terörist olmak ve hükümeti devirmekle suçlanıp hapsedildiği gibi..

9 Mayıs’ta yapılan duruşmada ATSIZ, 6 aya mahkûm edilmiş, ağır tahrik nedeniyle ceza 4 aya indirilip tecil edilmişti. Atsız buna rağmen serbest bırakılmamıştı.
Bu arada İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru gelinmiş, savaşı Rusların kazanacağı kesinleşmişti. Atatürk gibi şahsiyetli bir dış politika izlemek yerine korkak ve pısırık bir dış politikayı tercih eden İNÖNÜ, Ruslara şirin görünmek amacıyla “Turancı” dedikleri Türk Milliyetçilerini susturmaya karar vermişti. Halbuki, henüz 9 yıl önce 1935 yılında, Rus ihtilalinin yıldönümünden bir kaç gün önce uzun bir konuşma yapan STALİN, gizli niyetini açığa vurarak bir taşkınlık göstermiş, Türkiye, İran ve yakın ve uzak doğu memleketlerini “RUS BÖLGESİ” diye adlandırmıştı. Moskova’daki Türk Büyükelçisinin durumu ATATÜRK’E bildirmesi üzerine, ATATÜRK, Ankara’da Sovyet Büyükelçisi KARAHAN’a:

“Moskova’daki o herife, Kalilin midir? Stalin midir? Ne Allah’ın belası ise, o herife söyleyin, biz Türkler asırlarca Rusya’nın göbeğinde rakı içmiş bir milletiz. Gerekirse yine de içmesini biliriz” demiş ve Ruslara gereken dersi vermişti.(H. TANYU, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, sayfa 173)

Atatürk’ün zamanında, Türkiye her bakımdan bölgesinde lider ve örnek alınan bir ülke idi. Dünyanın çeşitli ülkelerinin liderleri Türkiye’ye gelip Atatürk’le görüşmek için kuyruğa girmişlerdi. Atatürk, 9 Şubat 1933’de Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’ nın katılımıyla “BALKAN ANTANTI”nı diğer taraftan da 8 Temmuz 1937 yılında Afganistan, Irak ve İran’ yanına alarak Türkiye’nin öncülüğünde “SADABAT PAKTI” nı kurdurarak bölgeyi Türkiye’nin kontrolüne almıştır.
Atatürk’ün yerine Cumhurbaşkanı olan İNÖNÜ ise Ruslara yaranmak için ilkesiz ve Türk’e asla yakışmayan seviyesiz bir politika izliyordu. Türk tarihinin en büyük Türkçülerinden biri olan ATATÜRK’ün izinden giden Türkçüleri tutuklatıyor ve onlara akla hayale gelmeyen işkenceler yaptırıyordu
19 Mayıs gelip çatmıştı, herkes İNÖNÜ’den bayram konuşması yapmasını beklerken o devleti kuran irade ve fikri suçlayan bir konuşma yaparak güya Gençlik ve Spor bayramını kutluyordu. Milli Şef henüz soruşturması bile başlamayan bir davada Türk Milliyetçilerini alçakça suçlayan şu konuşmasını yapıyordu:
“Turancılar, Türk Milleti’ni bütün komşularıyla (komşu dediği Komünist Rusya’dır) onarılmaz bir surette düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk Milletini teslim etmemek için elbette cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız.”

Tabutluklarda İşkenceler Başlıyor

İNÖNÜ’NÜN konuşmasını bir emir gibi algılayanlar İstanbul ve Ankara’da milliyetçi avına başlarlar. Tutuklanan Türkçü aydınlar şunlardır: Başta merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey olmak üzere, Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Cebbar Şenel, Hasan Ferit Cansever, Nurullah Barıman, Mustafa Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Namık Orkun, Saim Bayrak, İsmet Rasim Tümtürk, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek, Orhan Şaik Gökyay, Cemal Oğuz Öcal, Said Bilgiç, Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti.
Tutuklanan Milliyetçi-Türkçü aydınlar, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün adına “TABUTLUK” denilen ünlü betondan ve tabuta benzeyen hücrelerinde savcının istediği şekilde ifade vermeleri için işkenceye tabi tutulmuşlardır. Tabutluklar dikine konulmuş ve ancak bir tabut genişliğinde beton oyuklardı. Tabutluğa konulanların üstünde beş yüzer voltluk üçer adet lamba yanıyordu.

Rahmetli Başbuğumuz Yapılan İşkence Ve İşkence Çeşitlerini Şöyle Anlatır:

1. Sanıklar, günlerce aç ve susuz bırakıldılar.
2. El, yüz yıkamak, taharetlenmek imkânından mahrum edildiler.
3. Diğer bir işkence de Allah yarattı demeden dövmek.Bu işkence bilhassa üniversite öğrencilerine uygulanıyordu.
4. Başka sanıkların dövülmesini izlettirmek.
5. Tabanca çekerek ifade sırasında sanıkların şakaklarına dayamak ve ” Sizi öldürürüz, kalp sektesinden öldü diye rapor alırız. Geçer gidersin” şeklinde tehditte bulunmak.
6. Boş yazı kağıtlarını altına ” imza muayenesi yapacağız, şurayı imzalayın ” diye imzalatarak, ondan sonra da ” İşte bu kağıtların üstüne istediğimizi yazar, doldururuz, canınızı okuruz. Bunu bilerek ifade veriniz.” şeklinde tehditte bulunmak.
7. Emniyet Müdürlüğünün bodrumlarında, içlerinden lağım geçen hücrelere kapatmak.
Tutuklular nihayet 7 Eylül 1944 günü, İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim mahkemesinde; Hükümete karşı gizli örgüt kurmak, düzen düşmanlığı yapmak, hükümeti düşürmeye çalışmak ve Irkçılık, Turancılık yapmakla suçlanırlar. Askeri Savcı Kazım ALÖÇ, sanıkların idamla yargılanmasını istemektedir.
Irkçılık-Turancılık davası 7 Eylül 1944’te başlar ve haftada üç gün süren oturumlarla 65 oturum sürer. ATSIZ, altı buçuk yıla arkadaşları da çeşitli cezalara çarptırılırlar. Temyize başvurulması üzerine Askeri Yargıtay davayı esastan bozar.
Sanıkları tutuksuz yargılayan 2 nolu Sıkı Yönetim Mahkemesi kararını açıklar:

“Sanıklar Suçsuzdur, Beraatlerine…”

“3 Mayıs milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir.”
“Zafer her zaman Hakk’a ve doğruya inananların olmuştur..”

Mahkemenin gerekçeli kararında: “Bu nümayiş (3 Mayıs 1944 yürüyüşü-gösterisi) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir.” denilmesi Türk Milliyetçilerinin yaralı yüreklerine biraz da olsa su serpmiştir. Gerekçede yer alan ” Milli bir gaye için çalışan Zeki Velidi ve Arkadaşlarının beraatına karar verilmiştir..” ibaresi Türkçülüğün ve Turancılığın bir mahkeme kararıyla milli bir dava olarak kabul edilip tescillemesi açısından son derece önemlidir.
İnönü ve çevresindekiler bu mahkeme kararı ile büyük bir şoka uğrarlar ve kararı temyiz ederler. Askeri Yargıtay temyiz başvurusunu inceler ve mahkemenin verdiği beraat kararını onaylar. Gene yılmazlar, bu sefer Yargıtay Başsavcısı Münif Kocaçıtak, tashih-i Karar isteği ile harekete geçti. Mahkemenin tekrar görüşülmesini istedi. Askeri Yargıtay bunu da reddetti. Bu şekilde “Türkçülük-Turancılık” davası Türk Milliyetçilerini zaferi ile neticelenmiş oldu.
Hiç şüphe yok ki, bizim mücadele tarihimiz, Türklüğün zorlu mücadele tarihinin bir yansımasıdır. Zaferlerle ve başarılarla dolu sayfalar kadar, kederli, hüzünlü ve zorlu sayfalarımız da çoktur. Bilhassa Türk-İslam Ülküsü’nün gönüllü neferleri olan Türk Milliyetçileri yukarıda sözünü ettiğimiz “TÜRKÇÜLÜK OLAYLARI”NDA ve 12 Eylül 1980 ihtilali öncesinde ve sonrasında çok çileler çekmiş birçok badireler atlatmışlardır.
İftiharla ifade edelim ki Türk Milliyetçileri, mağdur olmuşlar, işkence görmüşler, sıkıntı çekmişler ama asla mağlup olmamışlardır. Türk Milliyetçileri zaman zaman horlanmışlar, suçlanmışlar ama Türkiye ve Türklük-Müslümanlık sevdasından asla vazgeçmemişlerdir.
Bu şanlı mücadelemizde Başbuğumuzun aşağıdaki sözleri bize örnek olacaktır.
“Türk Milletinin binlerce yıllık tarihi boyunca yenilmez olmasını sağlayan ve bugüne kadar her felaketin üstesinden gelerek her tehlikeyi çiğneyip üstüne çıkmasını sağlayan bazı milli vasıfları, gelenekleri ve inançları vardır; karekteri vardır. Bunların başında:
‘Asla yenilmeyi kabul etmemek, boyun eğmeye ve mağlup olmaya karşı çıkmak’ görüşü ve karekteridir. Teslim olmayı ret, mağlup olmayı ret yenilmezliğin sırrıdır. Durum ne kadar karanlık olursa olsun, ne kadar imkânsızlıklar içerisinde bulunursak bulunalım, asla yenilmeyi kabul etmemek, Türklüğün ezeli şiarıdır.”
Bu durum büyük davalar peşinde koşan insanların kaderidir. Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimizin Allah ( C.C.) ın dinini yayarken çektiği eza ve cefaları hatırlayıp bizde kaderimize razı olup Allah’a tevekkül etmeliyiz. Durum ne kadar kötü olursa olsun, sorunlar ne kadar büyük olursa olsun, sorunlardan ürkmemek, zorluklardan kaçmamak biz Ülkücülerin en büyük özelliğidir.

Alparslan Türkeş’in Fikirlerine Bu Gün Daha Çok Muhtacız

Türklük ve Türk Dünyası denince her Türk’ün aklına Alparslan TÜRKEŞ gelmelidir. Çünkü Türk Dünyası’nda O’nun gibi Türklüğe his ve heyecan veren fikir ve devlet adamı çok az yetişmiştir. O’nun fikir ve düşünceleri 3 Mayıs 1944’lerden beri Türklüğün yoluna ışık saçmaktadır. Merhum liderimiz TÜRKEŞ, Türk Hakanlarında bulunması gereken, Alplik, Bilgelik, Gönül Adamı Olmak, Erdemlilik, Boz kurtluk gibi özelliklerin tamamını üzerinde toplamış bir müstesna liderdi. O, Oğuz Han, Bilge Kağan, Sultan Tuğrul Bey, Alparslan, Osman Gazi, Fatih, Yavuz, ve Atatürk gibi “ BİLGE LİDERLER “ zincirinin son halkasıdır.
Başbuğumuz, komünizme, kapitalizme, emperyalizme, yolsuzluğa, rüşvete, haksız kazanca, bölgeciliğe ve bölücülüğe karşı amansız bir savaş açmıştı. Türk Milleti’ni bölmek ve parçalamak isteyenler, karşılarında yenilmez, aşılmaz ve yıkılmaz bir engel olarak Merhum TÜRKEŞ’i bulmuşlardır. O, devlete ve millete yönelik tehdit ve tehlikeler karşısında “ YAVUZ BİLEKLİ “ günlük yaşantısında ise “ YUNUS YÜREKLİ “, sevecen, alçak gönüllü bir insandı. O’nun o şin görünüşünün altında yumuşak bir kalp saklıydı. Başbuğumuz “ Zalimin düşmanı, mazlumun sığınağı olmak “ gibi yüce bir özelliğe sahip olan Asil Türk Milleti’nin bir evladı olarak, her zaman zulmün ve zalimin karşısında olmuş, mazlumun ve mağdurun yanında yer almıştır. Sayın TÜRKEŞ, uzlaşmacı ve uzlaştırıcı, milli menfaatleri parti menfaatinin üstünde tutan siyaset anlayışı ile, demokratik kültürün en güzel örneklerini veren ve her kes tarafından örnek alınan bir siyaset ve devlet adamıydı.
Merhum Türkeş bir iman ve ahlak abidesiydi, ibadetlerini gösterişten ve riyadan uzak bir şekilde yapan samimi bir Müslüman’dı. O, “Türk milleti’ne Bizans’tan geçme gevşeklik, laubalilik, dedi-kodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, sır saklamamak, rast gele laf söylemek… gibi kötü huy ve hastalıklara şiddetle karşı çıkar ve benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, her şeyden önce Yüksek vasıflı Türk olmaya mecbursunuz” derdi. Bu gün belki de her şeyden çok “Yüksek vasıflı Türk olmaya“ ihtiyacımız var. O’nun bu sözleri her ülkücünün kulağına küpe olmalıdır.
Bugün ülkemiz 1944’te yaşadığı olayların aşağı yukarı aynısını yaşamaktadır. İşbaşında Türklük ve Türk Milliyetçiliği ile problemi olan, yabancılardan emir ve icazet alan teslimiyetçi bir iktidar vardır. Bu iktidar Anayasamızın 301. maddesini değiştirerek buradaki “Türklük” ibaresini çıkarmak ve Türklüğe hakareti serbest bırakmak olmuştur. Ayrıca bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeler Türkiye’mizi ve milletimizi yakından ilgilendirmekte Türkiye zor bir dönemden geçmektedir. İktidarın “Türk düşmanlığına, Bölücülüğe,Teslimiyetçiliğe ve Batıdan aldığı emir ve icazet anlayışına dayanan Dış Politikası, Faizciliğe, rantiyeciliğe ve Babalar gibi Satmak” anlayışına dayanan Ekonomi Politikaları, nedeniyle devletimiz ve milletimiz çok sıkıntılı günler geçirmektedir.

Milliyetçiler Daha Çok Çalışmalı

Bu şartlarda Türk Milliyetçileri her zamankinden daha çok çalışmak ve saflarını sıklaştırmak zorundadır. Türk Milliyetçiler 1944’te İnönü’den yedikleri darbe ile sussalardı, talihlerine küsselerdi, belki de Türkiye’de Türk Milliyetçiliğinden ve Türk Dünyası’ndan bahsedenler olmayacaktı. 3 Mayıs 1944’te ortaya konan milli duyarlılık ve direniş, yeniden dirilişimiz ve şahlanışımız açısından güçlü bir ilham kaynağı ve önemli bir örnek teşkil etmektedir. 3 Mayısı anlamak, Türk’ün çilesi başta olmak üzere Türk Tarihini ve Türk Dünyasını doğru anlamaktır. 3 Mayıs Türkçüler Gününü anlamak ve bunu ” TÜRKÇÜLER BAYRAMI “na çevirmek Türk Milletinin onurlu geleceğini inşa etmek için daha çok çalışmak demektir.

3 Mayıs’ı anmaktan daha çok anlamaya ihtiyacımız vardır. 3 Mayıs ruhu yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Çünkü bu günde Türkiye Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini suç olarak gören yabancılardan emir ve icazet alan, bölücülerle bir ve beraber olmuş bir iktidar tarafından yönetilmektedir ve Türk milliyetçilerini bekleyen görev ve sorumluluklar bu günde aynı görev ve sorumluluklardır. 3 Mayıs Ruhu Türk Milletinin geleceğine ışık tutacak bir ruhtur. O zamanın aydınları 3 Mayıstaki zulmü ve baskıları nasıl zafere dönüştürdüyseler; Bizlerde aynı şeyleri bu gün yapmakla mükellefiz ve Allah’a çok şükür bu güce sahibiz.
3 Mayıs 1944 ‘ün yıldönümü olan 3 Mayıs’ta başta Başbuğumuz Alparslan TÜRKEŞ ve Büyük dava Adamı H. Nihal ATSIZ olmak üzere zorlu bir dönemde adını tarihe şanlı harflerle yazdıranları rahmet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad mekânları cennet olsun. (âmin)